Birlikte yaşam, şiddet, direniş ve simgesellik ruhu üzerine / İbrahim Beyazoğlu

prvod

 Birlikte yaşam

Sürü halinde dolaşmaya isteklidir. Yalnız kalan keçi kuytu yerlere saklanır, hırçınlaşır ve buna karşın, birbirleriyle geçimsiz hayvanlardır. Hikmet Soya, 220.

Kendi adıma, bir arada yaşamanın bugüne kadar olanaksız – En azından şimdilik – olduğu konusunda ümitsizliğe kapılmam için Dogville ve Do the Right Thing filmleri yetti. Tam bir imkânsız cemaati içerisinde yaşıyoruz. Bugün farklılıklar söz konusu olduğunda toplum hali veya bir arada yaşama fikri her zamankinden daha zor. Tuhaftır, eskiden bir şekilde insanrı hemhal kılmak mümkün gibiydi. Tabii, bunun dıştaki düşmana işaret eden psikozla mümkün kılındığını söylemeye gerek yok. Tüm piskozlu hastalar gibi, teorik kurgusallık açısından ulus devlet akıl hastalığı tüm bozukluklar içerisinde en beteridir. Zira, başkalarının deli olduğunu düşündüklerinden, kendilerine ve ötekine zor inanırlar. Burada düşmanlık bekası adına devreye şiddet de girebilir.

Neyse. Şimdilerde bir toplum fikri veya modelini bile imgemizde canlandırmayı denemek de anal bir sızı. Sırf içerik yerine geçeceğini düşündüğümüz eklentilerle etik yönden acil soru(n)ları tavsatmkla yetiniyoruz. Hepimiz çıkmazdayız ve bıçak sırtında yaşamaya devam ediyoruz. Dogville ve Do the Right Thing filmlerinde göreceğiniz gibi, konsensus cemaatine siyaseti sokamazsınız. Belki de herkes görüp örnek alsın diye siyaset etik olana meşruiyet tanısa da tersi şimdilik bu şartlarda mümkün gözükmüyor.

Bir an talihsiz Grace’i hatırlayalım: Şansız Grace’in ‘öteki’liğinden ötürü ahlaksal çatlaklardan sızabilecek politika müdahalesi (meşruiyeti diyelim) tıkanmış halde potansiyel politik güç ve moral tartışma varsayımları içerisine gömülüyor. Lars Von Trier, özcülüğe kaçıyor tabii: elleri durmadan bize değişmez insan doğasını gösteriyor çünkü. Sartre ve Agamben gibilerine göre varoluş özden önce gelse de Trier insanın değişmez özellikler olduğuna inanır. Özler ile birlikte doğmayız. Bundan dolayıdır ki ‘yapmaya çalıştığım her şey ters gitti’ diyen Tom’un önerdiği her şey filmde bir felaketle sonlanıyor. Tıpkı yönetici siyasiler gibi. Tek bir dünya var ve hepimiz bu dünyanın sakinleriyiz diyen Badiou’nun aksine Trier’in filmdeki her şey sırtını siyasetten arındırılmış bir ahlaka yaslıyor. Öte yandan Tom, Dogville’de içerikten mustarip. Tom’un dayandığı ahlak anlayışı burada da Kant’ın bize öğrettiği şekliyle içerikten yoksun. Tom’un bize sunduğu ahlaksallık olsa olsa biçimsel. Bir nevi G. Bush’un ahlaki savaşı gibi. Savunulan değerlerin ne olduğuna ilişkin en ufak bir fikrimiz yok. Mantıksal ve olgusal olarak hepsi aksıyor. Kısaca, filmdeki soru tamamen politik olmasına rağmen cevap ya da sorunun ele alınma tarzı diyelim, kötü bir entelektüel tartışmadan öteye gidemiyor.

Şiddet ve Direniş

Bir varoluşun olumlanmasının tam da isyan etme olgusunda olduğunu sanıyorum. Jean Genet,183.

Her iki filmin şiddet ve dışsal bir müdahale ve ırkçı şiddet ile bitmesi ise özellikle devletin nasıl çalıştığını örneklemesi açısından rastlantısal değildir. Bugün de öyle değil mi? Daha 1930’larda Simone Weil’in kurulu düzen tanımını hatırlamamak mümkün değildir: “Egemen ve merkezi her devlet potansiyel olarak saldırgan ve diktatörcedir.” Oysa bir an Koejve’nin tarihi ipuçlarını anımsarsak, onun Robes Pierre’e yönelttiği eleştiriler de temelsiz değildir. Koejve’nin serimlemeleri olmadan Weil’in monolitik bir devlet yapısına yönelik eleştirisi belki de yeterince anlaşılamaz. Zira, genel irade, tek tek ulusun tüm üyelerinin iradesidir. Zira bu durumda Robes Pierre’nin kendisi ulus olarak tezahür ediyor. Çünkü Robes Pierre’nin anlayışı genel irade ile bireyin iradesi arasında bir ayrışıma meydan vermez. Mozaik yerine çimentonun buyurgan hegemnik dilini dayatır. Bu da yabancı değil.

Şu iki filmde patlak veren şiddet orgazmı belki de bugün orada burada olup bitenin en iyi özeti. Do the Right Thing’de devlete Fransız Devrimi’nden miras kalan terör ve mülkiyet yasası hepimizi Carl Schmitt meşrebinden Tom’a “Bizden yana mısın, değil misin” diyen disensusa yer bırakmayan Dogville sakini yapmış vaziyette. Bugün birçoğumuz Dogville sakiniyiz. Dogville’de içinden geçtiğimiz toplum deneyimi, bizi insan olmakla “hayvan” olmak arasında salındığımız bir boyuta taşıdı. Pierre Nora’nın bir yerlerde dile getirdiği gibi tüm tarih aslında bir insanlık suçudur. Filmin sonunda bir arkadaşın serzenişi: “fuck us all”.

Kimlik siyasetinin çoğulluğu, kimlik ise siyasetin bir diğer kısmı. (Ya da koşulu diyelim). Gelgelelim Aristo ve Agamben’in aksine Do the Right Thing filminde arkadaşlık kimlik siyasetine tehlike teşkil ediyor. Polis şiddeti sonlandırmak için müdahale hakkını kullanıyor. ‘Üzücü bir gereklilikle’ şiddet beter daha zuhur ediyor. Tıpkı terör rejimindeki gibi. Devlet şiddeti ve adalet (Fransız Devrimi’nin yasal terör yönetimi) üzerine inşa ediliyor. Kapital – ki Marx’a göre daha en baştan ekonomik bir şiddettir zaten – şiddet polis tarafından uygulanmakta gecikmiyor sonra: Sermaye sahibi de Gezi Parkı olaylarından yabancısı olmayacağınız gibi meşru şiddetle korunmalıdır. Bu yüzden sermayenin olduğu her yerde tamamlayıcı şiddet de sirayet eder. Şiddet söz konusu olduğunda meslekten, yani bizzat sokaktan gelen Jean Genet, meselenin şah damarını kavrarken bize de şu sözleriyle bir kavrayış imkanı sunmaktadır:

“Zorbalık büyük olduğu, dava utanç verici olduğu ölçüde, şiddet kaçınılmaz ve zorunlu olur. Zorbalık kırıcı olduğu ölçüde, hayat olan şiddet, kahramanlığa varasıya katı ve talepkâr olur.” (Genet, 84)

Öte yandan, mahellenin elinde büyüdüğü pizzacının baba şefkati, sermaye gücünü sevdirmek ve gündelikleştirerek doğallaştırmak için fallik sembolik sermayesine başvuruyor. Bu, sermayenin babacanlığı yalancı bir uzlaşmadan geçer her şey güllük gülistanlıkken karşımıza çıkar tabii. Olayların mecrası endişe ve istikrarsızlığa varınca iş değişir. Hatırlayın, filmde yıllanmış-emektar pizzacıyı tam helak olup geberirken Radyo Rahim’in elinden kurtaran polistir. Sonra da “zenci” Radio Rahim’in polis tarafından öldürülmesi geliyor. Hannah Ardendt’in saptaması bu noktada yerindedir. Çünkü Arendt’in bize öğrettiği üzere, şiddetin de kendişne has bir rasyonalitesi vardır ve krizlerde meşruiyet zaman rasyonel olur: “iktidar gerçekten de şiddetin özüne ilişkindir ama şiddet değildir. Şiddet, doğası gereği araçsaldır; tüm diğer araçlar gibi, daima aracın rehberliğine ve onunla meşrulaştırılmaya gereksinir. (S. 64) Hoş, bölgenin radyo DJ’inin ise Althusserci bir ideolojik aygıta tekabül etmesi tesadüf değildir. Otoritenin borazanı pizza yiyen ve bölgeyi gözetleyen DJ, sistem yanlısı bir politika izliyor.

Simgeler 

Şiir veya artıkları kullanma sanatı. Boku kullanma ve onu size yedirme sanatı. Pompes funèbres. (Genet, 190)

Verili kültürel sermaye ile oynamak, onu eğip bükmek ve muktedir beyaz sermayenin karşısında sermayeye karşı kültürel metinlerin içerisinden hareket etmek isyan eden kişilerin gündelik bir varolma biçimidir. Adına jamming denilen bu metinsel etki yapma olanağını Naomi Klein’den de biliyoruz. Ancak sembolik kurgular özellikle Baudrillard’ın karşı çıkış bağlamında görüldüğü zaman amacımıza uygun bir anlam taşır. Eğer Baudrillard’ın sembolik direnişi göz önünme alınırsa Do the Right Thing filmin – büyük sermayedarlar hariç – kendi halindeki insanları statüleri çevresinde sermayeye karşı, yine sermaye içerisinden kültürel simgesellik üretip kaldıkları yerden devam edebiliyorlar. Yani varoluyorlar:

Kapital, toplumsal ilişkiler adlı büyücülüğün ürünüdür çünkü kapital topluma karşı bir meydan okuma biçimidir. Ona kendi yöntemleriyle karşılık vermek gerekmektedir. Kapitali, ahlâki ya da ekonomik rasyonellikten yola çıkarak bir skandal olarak sunamazsınız. Kapital kendisine simgesel kurallara göre meydan okunması gereken bir meydan okumadır. (Baudrillard, 2005: 34)

Tam da hayatta zorlanan, bilinçli ya da bilinçsiz, Nike giyen “siyah” gençler ve elinde radyo ile gümbür gümbür müzik dinleyip İtalyan kökenli pizzacıyı rahatsız eden yoksul, cahil ve eğitimsiz siyah bir Radyo Rahim’i anımsayın. Bu olayın bize gösterdiği şey, üretim araçlarına ve yerleşik sermayeye karşı öfkeli sembolik bir direniş/karşı çıkış devlet terörünün devreye girmesine yol açar ve karşı çıkışın üzeri çizilir. Sermayenin masonik mantığı ve statü sembollerinin önünde ölümse yalnızca önemsiz bir ayrıntıdır. Ve her şey kaldığı yerden devam eder.

Ve… 

Do the Right Thing ve özellikle Dogville’de gördüğümüz cemmat anlayışa göre, (1) sistem karşıtı olmak kısa süreli bir iştir. (2) “Toplum ve insanlık” doğası gereği kötüye meyillidir ve ancak “aşkın” bir müdahale buna çözüm getirebilir. Kötülük kalplermizin en karanlık köşesinde bulunur. Bu Kutsal Kitap’taki Yaratılış temalarını çağrıştıtıyor. Kimse kimseyle anlaşamıyor.

Kaynakça

Arendt, Hannah. (2003). Şiddet Üzerine. Çev: Bülent Peker. İstanbul: İletişim.

Baudrillard, Jean. (2005). Simulakrlar ve Simülasyon. Çev: Oğuz Adanır. 3. Baskı. Ankara: Doğu Batı yayınları.

Genet, Jean. (1994). Açık Düşman. Çev: Sosi Dolanoğlu. İstanbul: Metis.

Klein, Naomi. (2002). No Logo. Çev: Nalan Uysal. 3. Basım. Ankara: Bilgi Yayınevi.

Soya, Hikmet. (1997). Keçilerin Otlatılması. İçerisinde M.Kaymakçı & Y. Aşkın (Der.) Keçi Yetiştiriciliği. (219-240). Ankara: Baran Ofset.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s