Aydınlıktan Karanlığa Aurelius / Jerusalem

Onlarla aynı ağaçta büyü, ama onların fikirlerini paylaşma

Marcus Aurelius

 

Böyle bir işe girişmemin ardında yatan amaç, sanırım Stoacı görüngenin, ruh dinginliğini, cesaretli bir erdem ve ayrıcalık değerleriyle içedönük evrimimizi hızlandıracak temel yapı taşlarını sağlamlaştırabileceği ihtimalinde direnip sevdiklerimi Stoacıların varlık alanına sokmak. Bunun yanında, sakallı Stoacıların, en zor ve umutsuz durumlarda tutunmaya çalıştığın o eli sana uzatabilecek yoğunlukta insanlar olabileceğini önermektir. Yoksa, amacım Stoacı varoluş yoğunluğunu anlatmak değil. Olsa olsa Aurelius’un etkisinin beni götürdüğü yere kadar girmeyi denemekten ibaret. Zaten bunu anlatabilecek ne zamanım, ne kaygım, ne de donanımım var. Nereden bakarsam bakayım, bütün bunlar benim için yeni şeyler. Bana öyle geliyor ki Stocacılık kendini durmadan çağlar boyunca yeniden tanımladığı ve taşan bir anlamı olduğu için hiçbir zaman olgusal olarak kafamdaki düşünceyle örtüşmeyecektir. Bu yüzden ne kadar az bilsem de, Antik Yunanca ve felsefe disiplini çıkışlı olmasam da, samimi bir ilgiyle Stocılar hakkında daha çok okuyor ve sürmekte olan deneyimlerime dönüp bakıyorum.

Stoacılık işimize nasıl yarayacak (burada faydacı veya işlevsel bir derdim yok), onu nasıl alımlayacaksınız tam olarak bilemiyorum. Ama aşağı yukarı Stoacı duruşun ne hakkında olduğuna dair temel işaretlerin geçebileceği bazı geçişken çatlaklara işaret edeceğim. Alberto Manguel’in deyişiyle, Stoa metafiziğini hatmederek “bu ölümsüzlüğünü paylaşıp” aracılık görevi yapmak. Çünkü, sizin de bildiğiniz gibi, metinler, özgün bir tarihsel çerçevede üretilir, ama farklı durumlarda, hatta bazen hoş tarihsel sapmalarla tüketilirler. Yani bir şekilde, bu tarz stoik düşüncenin dallanıp budaklanarak kendini açığa vurması, zaman ve kültürel iklimin de uygun bir zemin hazırlamasını şart koşuyor. Buraya kadar olanlar kısmen benden de kaynaklanan sorunlar. Bir de benim istencimden bağımsız direşken sorunlar var: Bugün okuduğumuz Antik Yunan ve Roma felsefesi metinlerinin doğası olabildiğince sorunlu ve güvenilmezliğiyle ünlü. Zamanın dalgalarına karşı bu dönemlerden korunarak günümüze gelen filozofların derli toplu ve tastamam eserlerinin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Levent Kavas’ın aktardığı şekilde, zaman, tarih, unutuş, Marx’ın deyişiyle, “farelerin kemirici eleştirisi” gibi etmenlerle birlikte eski çağlarda yaşamış düşünürlerin yazdıklarının büyükçe bir bölümü yitip gitmiş. M.Ö. 600 ve M.Ss 600 yılları arasında bütün eserlerine sahip olduğumuz topu topu sekiz kişi var. Üstelik bugün Stoa kaynakları mevzu bahis olduğu zaman, Marcus Aurelius külliyatının bozulmadan, bir arada durması bir şans addedilse de, mevcut metinlerinin bütünlüğü şüpheli. Diğer stoacı düşünür ve yazarların birçoğundan bugün elimize geçense kırık dökük parçalar. Bir diğer sorunsa, ki daha az önemsiz bir sorun değil, eski filozofların kimi eserlerinin henüz arkeologlar veya eski el yazılarını okuyan paleograflarca yeni yeni keşfedilmesi.

Günümüzde okuduğumuz toplu felsefe yapıtları aslında genel olarak 19. yüzyıl araştırmacılığının mirasıdır. Eskiden bir araştırmacı varoluş sebebi olarak gördüğü bir filozofun eserlerini derleyip olasılıklar matrisinde toparlayabilme beklentisi içinde dünyayı dolaşır, ömrünü bu uğraşa adardı. Tek yapabileceğimiz, 19. yüzyılda canını dişine takıp raslantılardan istifade ederek parçaları azar azar bir araya getirenlerin yolculuğuna dudak bükmemek. Aslında söylemek istediğim şey, yaptığı işi yaşardı. Böylesi hayat boyu mücadeleden artık sermayeye gömülmüş zamanlarımızda söz etmek mümkün değil. Nereden bakarsanız bakın, elimizdeki örselenmiş belleği aslında geleceğe taşıyıp ayakta tutan topu topu birkaç adam. Bu kopuşa yol açansa, tekno-kapitalist pedagojinin araçsallaştırıldığı kültür endüstrisisi parametreleridir. Stoacıların mantık bilimine – ki bugün büyük ölçüde bu külliyattan da yoksunuz – nicelik olarak koydukları hayati katkılar azımsanamaz. Yoksa neden Stoacı Zenon’un yazmalarını günışığına kavuşturmak uğruna hayatlarını adayanların çabaları, faşizme bütçe ayıran üniversite CV’leri için fetişistçe aciliyetini sürdüren yayımlanmış “makale”den daha önemli olsun ki?

Aydınlanma düşüncesini izleyen dönemlerde aklın pek de o kadar akla yatkın bir akıl olmadığı yönünde haklı eleştiri getirenler olsa da, en yalın ve sıkıcı anla(tı)mıyla, Stoik etik olanağı, bu yoldan gitmeye kararlı olanlara doğayla (yani akla) barışık bir bilinçte hareket etmeleri yolunda. Stoa öğretisinin temellerinde dayandığı bu görüşün sarıldığı alçakgönüllülük ve sevecenlik ilk anda kendini doğanın buyurgan dilini yerine getiren bir organ gibi duyurmaktır. Ancak, Stoacıların tarafsız-ilgisiz, kibar, çıkarsız ve sakin-soğukkanlı hayat gerçekleştirme kipi, aslında onlara atfedilen o her şeyi mutlak çileciliğe indirgemiş, dünyadan elini eteğini çekmiş, ilişkilerini sefil hayatlarına sıkıştıran popüler Stoacı tipolojisinden çok uzak. Bir başka sebepse Stoacı bireşim kozmopolit doğası ve sosyal olmayı öngörmesi. Aurelius’un örnek aldığı Stoacı Epiktetos’a kulak verirsek “Dünya dostlarla doludur.” (144) Marcus Aurelius denen adamsa, tüm bunların yanında gayet iyi biliyordu ki, dünya vatandaşlığını esas alan Stoacı ilkeler, yani bugünün gündelik hayat pratiklerine tercüme edersek, hizmet etmenin olanaksız olduğu bu sistemdeki dogma, hegemonya, kâr, karanlık güçler, yalanlar, yozlaşma, ırkçılık, iktidar, sömürü, baskı, açgözlülük, korku ve nefret, para, bayağılık, zulüm, seksizm, şehvet, sınıf, havlu atma, bir torba şikayetin ardından gelen populist pasif sızlanmaya zerre kadar itibar etmezdi.[1] Olgun Stoacı dinginliğin, Gombrich’in tabiriyle, “aklın sessiz zaferinin” değişken özünde (tabii bir özü varsa) yatanlardan biri budur.

Stoacılığı benim gözümde bu kadar değerli yapan, tarihte çok dik kafalı, bildiğini okuyan Stoacıların eksik olmaması. Bu küçük ve büyük ölçekli iktidar mücadelerinde yıkım sonrası toparlanma erdemi açısından kullanışlı bir felsefe olmasıdır. Cioran farklı bir anlamda Macbeth’ten bahsederken “bir cinayet Stoacısı, eli hançerli bir Marcus Aurelius” der. İmparator Nero karakterinde birisinin yardımcılığını yapan Seneca, Sezar’ı düzenledikleri suikastte hançerleyerek öldüren Utica’lı Cato’yla Brütüs’ün Stoacılar olduklarını yazar. Talal Asad’ın ele aldığı şekliyle, Stoaclık söz konusuysa eğer, ıstırabı yaşamın silinmez bir parçası sayıp olanca özcülüğüyle bırakılmışlık haletiruhiyesiyle kabul etmek– ve çeke çeke bize acı bırakmamış eski nesilin yaşamı değiştirmekten ziyade buna uyum gösterme nasihatleri – yanlış olabilir. Bence, bunun tersini iddia eden birisinin kendini yaşama bağladığı bağ erdem değil, isyankâr bir mazoşizmdir.[2] Aurelius açısından öfke de, acı gibi güçsüzlük belirtisidir, çünkü bunlara yenik düşen yaralanır ve düşmana teslim olur.

Stoacılığın en yatıştırıcı yanı, Asad’ın deyişiyle varoluş modunun ender kişilere açık, içrek bir hayat tarzı ve değerler sistemi olmasıdır belki de. Biraz yakından bakıldığında, soylu amaç, kelime ve düşüncelere gömülülüğü gözden kaçmaz. (Eleştirel-modernizmin cesaret ve kahramanlık anlatılara ne kadar ters baktığının farkındayım) Gerçi, Talal Asad’ın burada bağlamladığı üzere, “bir kere Stoacılık kitlelerden ziyade, elitler için tasarlanmış bir etikti. Bu şekliyle, çürümüş kamusal yaşamdan el etek çekmeyi ve toplumsal koşullara dikkat göstermemeyi teşvik ediyor” olsa da[3], Alasadir MacIntyre’ın Stoacı etosun kamusal tarafını örneklediğine parmak basması, (bugün teklif ettikleri her şey felaketle sonuçlanan yoz siyasilere kıyasla) Aurelius’un bir önderin alçakgönüllülük ve asaletle kamusal dersler vermesi, yukarıdaki iddiayı destekleyecek kuvvetli bağlamsal delillere dair ipuçları edinmemize yardım edebilir.

Her ne kadar, Antik Yunanlıların madde tasarımları bizimkinden kategorik fark gösterse de, ilk Stoacıların Antik Yunan’ın tarihsel doğasında nasıl yaşanacağını nispeten maddi ve anlaşılır bir zemin üzerinden ele almaları belki de günümüz şartlarında devam edebilmemizi sağlayacak bir ihtimal olarak anımsanmaya değer.[4] Bertrand Russell, bir deniz kazasının aksi erdemi vesilesiyle Yunanistan’daki Kiniklerle tanışıp aralarına karışan Kıbrıslı Zenon’un kurucusu olduğu Stoa akımının duygusal anlamda nispi dar görüşlülüğüne dair dikkatimizi çekse de özlü bir şekilde devam eder: “Zeno bir materyalistti”. Günümüzün hızlı ve yıkıcı panik krizlerindeki çelişkilere karşı verilen direniş materyalist bir akışkanlığı en çok da destekleyen nesneler veya olgular silsilesi değil midir?

Marcus Aurelius’un Düşünceler adlı eserinde (ki genelde üzerinde uzlaşılmış yanlış çeviridir) onun kendi iç(ine) bakış yolculuğuna (Latincesi kendi içine bakmak anlamına gelen “Te is auton ki. Zaten kitabı Kendi İçime Bakışlar başlığıya tercih edenler de var, ki doğrusu da buymuş) ilişkin beni en fazla çarpan aslında ne onun yüksek sorumluluğunu kavramış bir insan olması ne de esaslı bir Stoacı filozof olarak addedilmesi: Birkaç satır karalayarak ona duyduğum gönül borcumu dilimin yettiğince paylaşmaya çalışmam tamamen ayrı sebepten kaynaklanıyor. Demek istediğim, ondaki erdemle cesaretin birbirlerini karşılıklı olarak şekillendirdiği bir sürekli bir değişimdir ki (az sonra yeniden döneceğim gibi) önümüze yeni bir deneyim olanağı dünyası açma ihtimali göz ardı edilemez. Bununla birlikte, bir şey var ki, Aurelius’un Düşünceler’indeki satıraralarından yapacağım ufak bir iki alıntı, onun stoizminin Deleuze ve Guattari’deki oluşların eşiğinde çoklu akışlarına, Sartre’ın o sabit olmayan akışkan özüne, Buddha, Nagarjuna’ya, Aziz Augustinus (Tanrı ne geçmişte ne de gelecektedir), Boethus (Nunc Stanz), Eliade (tarihi reddettiğimiz ve sonsuz veya zamansız o cennet ve şimdiki zaman) ve Wittgenstein’da (şimdiki zaman ve onun sonsuzluğunda hasıl olan dil oyunları) yer eden “sonsuz şimdi”nin dilsel ve olgusal varyasyonlarına yabancı olmayanların ilgisini çekebilir. Hatta daha da ileri gidip Derrida’nın mevcudiyet metafiziğine meydan okuyan zaman-mekansal “şimdiki an sonsuzluğu” (mesela kelimeler ve zamanın değişip ertelenmesi- başka-farklı bir kelime ve farklı bir zamanın durağan oluşu mümkün kılmaması ve anlamın devam eden bir zamanda hareket edip farklılaşması; zira burada yokluk – çatlak- mevcut olandan daha önemli) ile bir kıyas ihtimalini ilginç kılması belki de Aurelius’u değerli ve geçerli kılan yönlerinden biridir. Bu yordamda görüldüğünde, Aurelius’un zihni bizi şaşırtmaya devam ediyor:

İnsan ömrü bir an sürer,

özümüz artsız aralıksız bir akış,

tüm bedenimiz bozulmaya yazgılı,

ruhumuz bir kargaşa,

yazgımız öngörülmez,

ünümüz güvenilmezdir.

Tek sözcükle,

bedenimize ait olan her şey akan bir ırmaktır,

ruhumuza ait olan her şey de salt düş ve yanılsamadır;

yaşamımız yabancı bir ülkede savaş zamanı ve yolculuktur,

ölümden sonraki ünümüz ise unutuluştur.

Bizi koruyacak ne kalıyor geriye?

Tek, biricik şey, felsefe.

(II. Kitap, 45)

 

Anlam aramanın işe yaramaz bir obsesif çaba olduğunu, belki de hortlaklarının yakamızı bırakmadığı belleğin ve en azından konjonktürel umutsuzluğumuzun (akışkan bir dili varsayarsak) dilsel (ve etkileşimli olarak olgusal ve düşünsel) bir yanılsama olabileceğini yukarıda alıntılanmış Romalılar ve Cermenler’in ölümcül gerilimdeki savaş atmosferinde yazılan kısım fazlasıyla duyumsatır. Şu sebepten ki Aurelius Düşüncelerde sık sık sürekli bir başkalık, farklılık ve ötekilik durumlarında var olduğumuzu dile getirir. Şimdiki anın bir yokluk üzerinde olması, aktif bir direnişin ihtiyaç duyduğu umulmadık, akla hayale gelmeyen ve davetsiz bir gelecek etkeninden başka bir şey değildir. Kısacası, “Bütün bir şimdiki zaman, sonsuzluğun bir anıdır. Her şey küçük, değişken, bir şimşek çakımında yitip gidiyor” diyen Aurelius’ta yaşadığımız zaman ve mekanda eşyanın, benliğin vs. kendisiyle özdeş olmasına izin vermeyen sürekli bir değişme ve erteleme hali, umut ve olanak kadar umutsuzluk bir eşiği de olabilir. (Aurelius, 2006: 89) Aurelius için “olaylardan oluşan bir ırmak, coşkun bir sel gibidir zaman; çünkü her şey görüş alanımızda belirir belirmez, sürüklenir gider, sonra bir başkası alır yerini, o da sürüklenir gider.” (Aurelius, 2006: 66) Ve ilerleyen sayfalarda şöyle der: “değişkeleri sonsuzdur (…) elini uzatsan tutabileceğin kadar sana yakın olan şey bile. Geçmişin ve geleceğin, içinde her şeyin yok olup gittiği sınırsız bir uçurumunu düşün (…) Doğmakta olan şeyin bir parçası şimdiden ölüyor … ama bu sonsuz akış ve dönüşüm dünyayı sürekli olarak yeniler, tıpkı artsız aralıksız akıp giden zaman ırmağının sonsuzluğu yenilemesi gibi. (Aurelius, 2006: 78-85)

Yine de, Ulus Baker’in deyişiyle Stoacı dünya görüşünün bilinçte nasıl zühur edeceği kişinin kendisine kalmış: “Orada artık her şey biter”: Ya Foucault gibi “gülmeye başlarsınız” gülme üretimdir çünkü), ya da bir Stoacı gibi sessizce “ölüme geçersiniz.” Soru artık şu bile olabilir: Kendi ölümünü nasıl üretirsin? Öte yandan, insanlığa geniş bir prizma süzgecinden bakıldığında şimdiyi ve geleceği yaşanır kılan aklın güçler her zamankinden çok törpülenip körelmeye doğru yol alıyor. Belki de bugün, sırf benzer sebeplerden Derrida’da sürdürülen aciliyetin etikle bir iletişim ve ilişkiye girmesi manidardır. İşte bu hayâl kırıklıklarından dolayı olur da kurtuluşu yürekteki boşluğun cehenneminde el yordamıyla ararsanız sizi oradan çekip çıkaracak çok yüksek bir insani yaşam cesareti ve doğası görüşüne sahip birisi de Marcus Aurelius’tur. Başka bir deyişle, Marcus Aurelius’a kulak vermeyi denemekle bir şey kaybetmeyiz. Yakamıza yapışan şansızlıklar silsilesi yüzünden umudunuz kırılıp ara ara canın yandığında, umutsuzluk pamuk ipliğine bağlı iradenin son duvarlarına gelip dayandığında, karşısına dikilip yüzleşeceğin korkular suratımıza tutulan bir ayna gibi sırıttığında, umarım Aurelius hep bir nabız atışı veya birkaç harf uzağınızda durur. Eğer Aurelius’un bize sorgulamayı öğrettiği üzere yaşadığımız dünya gerçekten de sonu gelmez kötülükler altında ezilmeye yazgılı değilse, içleracısı rezil sızlanmalar yerine, “başaramayacağını sandığın şeyleri de yap.”

Kaynakça

Asad, Talal. Sekülerliğin Biçimleri: Hristiyanlık, İslamiyet ve Modernlik. Çev. F.B. Aydar. İstanbul: Metis, 2007, 107.

Aurelius, Marcus. Düşünceler. Çev. Ş. Karadeniz. İstanbul: YKY, 2006.

Aurelius, Marcus. Meditations. Trans. A.S.L. Farquharson. London: Everyman, 1992.

Baker, Ulus. Dostoyevski ve Tarkovski. Alındığı tarih, 5 2007, http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,215,0,0,1,0

Bachmann, Gideon. “Pasolini Source, Pasolini on de Sade: An Interview during the Filming of “The 120 Days of Sodom” İçerisinde Film Quarterly, 29: 2 (1975-1976, Winter,): 39-45, 41.

Baudrillard, Jean. “Why Theory?” İçerisinde Hatred of Capitalism. Der. Chris Kraus ve Sylvére Lotringer. Massachusetts: Semiotext(e), 2001.

Buzzati, Dino. Tatar Çölü. Çev. N. Önol. İstanbul: Varlık Yayınları. 1968 Mayıs, 206.

Cioran, Emile. Burukluk. Çev. H. Bayrı. İstanbul: Metis, 2000, 13.

Derrida, Jacques. “Ethics and Politics Today” in Negotiations: Interventions and Interviews 1971-2001 Ed. Ve Çev. Elizabeth Rottenberg. 295-314. Stanford: Stanford: Stanford University Press, 2002.

Eliade, M. Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi II. Trans. A. Berktay. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2003, 181.

Epiktetos. Düşünceler ve Sohbetler. Çev. Cemal Süer. İstanbul: Kaknüs Yayınları, 2010.

Fordyce, David. The Elements of Moral Philosophy. Indianapolis: Liberty Fund, 2003.

Gökberk, M. Felsefe Tarihi. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2002, 110. Kavas, Levent. Açtırma kutuyu. http://www.havadiskibris.com/yazi/1119/actirma-kutuyu.html

MacIntyre, Alasdair. After Virtue: A Study in Moral Theory. Notre Dame & Indiana: University of Notre Dame Press, 1984, 233-4.

MacIntyre, Alasdair. A Short History of Ethics. London, Routledge, 2004, 104.

Russell, B. History of Western Philosophy. London: Routledge, 2007, 241.

Sloterdijk, Peter. Critique of Cynical Reason. Trans. M. Elred. London: Verso, 1988.

 

 

[1] “Pax Romana”nın emperyal boyunduruğuna yöneltilen, haksız olmayan, eleştirileri de görebilirsiniz.

[2] İlginçtir, sabırsız vur-devir minvalinde Markist söylemleriyle tanınan Pasolini, meydan okuduğu kapitalizme karşı strateji üretirken, vermiş olduğu söyleşilerden birinde, günümüz tüketici toplumu bireyine reva gördüğü tutumun yeni agresif bir rol biçip itaatkâr jestler meşrebinden yaşlı bir köylüymüşçesine kaderini Stoikçe kanıksamanın artık günümüzde işe yaradığına hararetle itiraz etse de, öte yandan Jean Baudrillard çıkıp da kapitalizm karşıtı düzlemde şu eleştirel öneriyi uygun görecekti: “Eğer dünya ölümlüyse, biz daha fani olalım. Bizler de Stoik olalım: Eğer dünya ilgisizse, biz daha da ilgisiz olalım. Dünyayı fethetip en azından onunkine denk bir ilgisizlikle dünyayı baştan çıkaralım.” (2001: 79)

[3] Gerçi, Stoa doktrininin hükümdarlar arasında da taraftar bulup uygulanması iddiası burada dikkati çekebilir. Unutulmamalıdır ki, Sloterdijk’te “konforlu” olanın felsefesidir Stoacılık, Gilbert Murray’a göre İskender’in, Fordyce’e bakılacak olursa, Marcus Antoninus’un ağır basan Stoacı yanlarının farkına varmamıza yol açacak şekiklde okunabilir.

[4] Zamanla bu materyalist etkileri uçup kayboldu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s