Kötülüğün Kaynağı Üzerine / Mehmet Topuz

“Doğanın tarihi iyilikle başlar, çünkü o Tanrı’nın eseridir; özgürlüğün tarihi kötülükle başlar, çünkü o insanın eseridir.”

Immanuel Kant

 

Kant’ın, üniversite evvelinde, aldığı dinî eğitim mucibince sıkı bir Latince tedrisinden geçtiğini ve bu dönemde, kendini pratik açıdan geliştirebilmek için bol bol klasik Roma ve Ortaçağ felsefesine dair okumalar yaptığını biliyoruz. Yukarıdaki pasaj, Kant’ın, Hristiyan teolojinin yaratılış teorisini felsefî-etik temelde ve özgürlük problemi bağlamında ele aldığı “İnsanlık Tarihinin Tahmini Başlangıcı” başlıklı yazısından alınma[1]. Bu pasajın ana fikrine, Kant’ın gözünden tekrar değineceğim. Ama evvela, bu ana fikri iki ayrı parçaya ayırarak, Kant’ın Ortaçağ okumaları kapsamında uğramış olabileceği iki durak üzerinden açıklamak istiyorum: Augustinus’un gözünden felsefî-etik temelde cennetten kovuluş ve Scotus Eriugena’nın gözünden yine felsefî-etik temelde kötünün kaynağı olarak insan.

Scotus Eriugena, 9. asrın başlarında İrlanda’da doğmuş, 30’lu yaşlarının ortalarına doğru Fransa’ya, Paris’e yerleşerek burada dersler vermeye başlamış bir isim. Aklı öne çıkaran, insanın akıl yordamıyla doğruyu bulabileceğini ve bulması gerektiğini savunan, dogmatik kader anlayışına ve somut cennet-cehennem tasavvuruna karşı çıkan görüşleri nedeniyle yargılanmış, hatta mahkûm olmuşsa da hamisi Fransa kralı 2. Charles sayesinde cezasının infazından kurtulabilmiştir. Eserlerinde ve fikriyatında Augustinus’un ve dolayısıyla Platon’un, aslında belki Platon’dan daha çok Plotinos ve Yeni Platonculuk’un açık bir etkisi görülür.

Eriugena, Yeni Platonculuk’un “her şey birden türer ve nihayetinde yine ona geri döner” düsturundan hareketle bir doğa bölümlemesi tasarlar: Yaratılmayan ve yaratan doğa, yaratılan ve yaratan doğa, yaratılan ve yaratmayan doğa, yaratılmayan ve yaratmayan doğa. Kalkış noktası olan “yaratılmayan ve yaratan doğa” bizzat Tanrı’dır; varış noktası olan “yaratılmayan ve yaratmayan doğa” ise yaratılan her şeyin yeniden Tanrı’da bütünleşmesini temsil eder. İkinci aşama, Platon’un idealarına benzeyen kavramlardır, üçüncü aşama ise bu kavramların fiziksel varlığa bürünmesi. İnsan, bu dizgede, net biçimde ifade edilmese de, ikinci aşama ile üçüncü aşama arasında bir yerde konumlanır; insan, Tanrı’nın zihninde bir fikir olması hasebiyle yaratılmış bir ruhî nitelikler bütünüdür; ama aynı zamanda, kendi fiziksel bedeni de dahil olmak üzere, üçüncü aşamanın yaratıcısıdır.

Günah, veya daha felsefî zeminde bir tabirle erdemsizlik, Eriugena’ya göre kaynağını, ruh ve beden ikiliğinden mürekkep insanın, duyularla beslenen bedenî niteliklerine öncelik vermesinde bulur. İnsandaki ruhî nitelikler doğa bölümlenmesinde birinci aşama olan Tanrı’dan; bedenî nitelikler ise doğa bölümlenmesinde üçüncü aşama olan fiziksel dünyadan izler taşır. Esasen insan, Tanrı tarafından, tanrısal izler taşır şekilde tasarlanmıştır, ancak, istikametini Tanrı’dan dünyaya, veya belki daha manidar bir ifadeyle kendisine doğru çevirmesi, dinî manada günahın, felsefî manada erdemsizliğin, veya her ikisini de kapsayacak şekilde kötünün kaynağını oluşturur. Bu yüz çevirmenin, Hristiyan akaidle daha doğrudan bağlantılı bir temsilini birazdan Augustinus’ta göreceğiz. Burada, tek tanrılı dinlerin insanı yönlendirdiği türden bir haz karşıtlığı gözlemlenebilir; Eriugena, günahı ve/veya erdemsizliği dünyevî ve fiziksel taleplerle simgeleştirerek açıklamaktadır. Eriugena’nın doğa bölümlemesinin dördüncü aşamasına, yani yeniden Tanrı’ya, bu dünyevî ve fiziksel talepler ortadan kaldırılarak varılacaktır.

Aurelius Augustinus, 4. asrın ortalarında, Roma egemenliğindeki Cezayir’de doğmuş ve yetişmiş, 20’li yaşlarında 4-5 yıllığına Kartaca’ya yerleşerek Maniheizmi benimsemiş, ardından Roma’ya göç ederek burada önce kitaplarını okuduğu Cicero’nun etkisiyle Akademia’nın septik öğretisine yaklaşmış, ardından da ağırlıkla Plotinos’un etkisiyle oluşturduğu felsefî sistemi vesilesiyle 30’lu yaşlarının başında Hrıstiyanlığa geçmiş bir isim.

Augustinus’un felsefesi, temelde Tanrı arayışı üzerine inşa edilmiştir denilebilir. İnsan, en temel düzeyde ahlâkî bir varlıktır ve ömrü, her tür eylemiyle, bir Tanrı arayışından ibarettir. Bu arayış tanımlamasında, Augustinus’un yukarıda kısaca bahsettiğim yaşam öyküsünü yok saymamak gerekir: Augustinus’un ömrü, nihayetinde Hristiyanlığın tasvir ettiği Tanrı’yı bulana kadar hep bir arayış içerisinde geçmiştir. Yaşam öyküsünden felsefesine sirayet eden bir başka ayrıntı, Augustinus’un, Roma İmparatorluğu’nun çöküş döneminde yaşamış olmasından kaynaklanan hafif bir kötümserliktir.

Felsefesinin detayına inildiğinde, Antik Yunan felsefesi ile Hristiyanlık arasında, sonrasında bütün bir Batı Ortaçağ’ına yön verecek ve hatta bir benzeri Doğu Ortaçağ’ında da gerçekleşecek ilk başarılı sentezin izleri görülür. Bu sentezde Yeni Platonculuk ve Helenistik felsefenin katkısı yadsınamaz. Plotinos’un her şeyi birden, yani Tanrı’dan türeten varlık kuramı, Augustinus’un elinde Hristiyan teolojinin felsefî temellendirmesine dönüşür. Tanrı birdir ve mutlaktır. Geri kalan her şey ondan türeyen ve mutlak olmayan, göreli varlıklardır.

Augustinus, Platon’un idealar dünyasını tanrısal bir boyuta yükseltirken, duyular dünyasını da insanın cezalandırılmasının bir ürünü olarak geçici ve sahte bir seviyeye indirir. Tanrı, mutlak iyidir ve ilahî hakikattir. İnsan, kendisinin tanrısal boyutu olan ruhu vesilesiyle mutlak iyiden ve ilahî hakikatten pay alır. Bu pay almada ayrıca Augustinus’un yaşamı bir Tanrı arayışı olarak tanımlamasını temellendiren bir cazibe durumu söz konusudur. Platoncu bu ikilik, Augustinus’u, göreli varlıklar arasında bir değer hiyerarşisi oluşturmaya iter

Augustinus, Tanrı’yı mutlak iyi olarak konumladığı noktada, muhtemelen ilk kez Epikuros’un dile getirdiği ve muhtemelen ilk kez Stoacılar’ın çözmek zorunda kaldığı meşhur kötülüğün mutlak iyi olan Tanrı ile beraber var olmasının imkansızlığı paradoksuyla karşılaşır. Paradoks şudur: Tanrı kötülüğü neden engellememektedir? Tanrı, eğer kötülüğü engellemek istemiyorsa “iyi” değildir; engellemek istediği halde engelleyemiyorsa “mutlak” değildir. Augustinus’tan evvel, Stoacılar’ın bu paradoksa iki farklı açıklama getirdiğini ve bu iki farklı açıklamanın felsefe tarihi boyunca tekrar tekrar kullanıldığını biliyoruz. Bu açıklamalardan biri, her şeyin zıttıyla beraber var olmak zorunda olduğu ve bu sebeple Tanrı’nın da iyiliğin karşısında kötülüğü var ettiğidir. Bu açıklama, aynı zamanda Augustinus’un bir dönem etkisinde kaldığı Maniheizm’in varlık kuramı ile birebir örtüşmektedir. Fakat Augustinus diğer açıklamayı daha akla yatkın bulur: Tanrı’nın mutlak inayetinden hiç pay almayan herhangi bir varlık söz konusu değildir, dolayısıyla da kötülük diye bir şey yoktur; kötülük sadece iyiliğin eksikliğinden kaynaklanan göreceli bir kavramdır.

Kötülüğün insanlık tarihinde ilk kez vukua gelmesi, haliyle Adem ile Havva’nın Tanrı’ya baş kaldıran meşhur eylemleriyledir[2]. Bu eylemin yarattığı kötülük, zincirleme bir reaksiyon halinde duyulur dünyanın var olduğu andan itibaren süregelmektedir. Mutlak olan Tanrı’nın yarattığı mutlak olmayan insan, kusurlu bir varlıktır ve bu kusuru hasebiyle irade sahibidir. Adem ile Havva’nın meşhur eylemi, iradenin ilk kez açığa çıkışıdır. İrade, Augustinus’un tanımladığı biçimiyle, varlık hiyerarşisinin tepesinde kadir-i mutlak bir Tanrı varken, elbette matah bir şey değildir; insanın kusurluluğunun simgesidir.

Gelgelelim, Kant’ın girişteki sözü, Augustinus’un cennetten kovuluşa getirdiği felsefî/etik açıklama ile, Eriugena’nın bu fikirden yola çıkarak insanı kötülüğün kaynağı olarak göstermesinin bir sentezi gibi görünür. Kant’ın çıkarımı, Eriugena’nın insanı kötülüğün kaynağı addetmesine küçük bir etik ilave içerir sadece; bu da, insanı doğrudan insan olması bakımından veya Tanrı buyruğuyla cennetten kovulması sebebiyle kötülüğün merkezine yerleştirmek değil, özgür irade sahibi olması bakımından kötülüğün merkezine yerleştirmektir. Şöyle ki, insan, özgür iradesini kullandığı daha ilk örnekte işleri batırmış bir varlıktır, evet. Özgürlüğün söz konusu edilebilmesi özgür iradenin kullanılmasına, özgür iradenin kullanılabilmesi de en basit halde dahi iki seçenek arasından bir tercih yapılmasına bağlıdır. İkinci bir seçeneğin varlığı, iki seçenekten birini görece daha kötü yapar. Kötü, bu tercih anından itibaren mevcut hale gelir. İnsan, cennetten kovuluş örneğinde, mutlak tek seçenek Tanrı ile Tanrı’nın yarattığı ikinci seçenek olan bizzat kendisi arasında bir tercih yapmıştır. Bu tercihi yaptığı an itibariyle kötü, artık her zaman için bir ihtimal olarak mevcut haldedir. Hem Augustinus’un hem de Eriugena’nın vurguladığı, insanın düşmüş bir varlık olması bakımından dünyada kötülüğe mahkum olması, Kant’ın “İnsanlık Tarihinin Tahmini Başlangıcı” başlıklı yazısında bu tür bir etik temele oturur[3].

 ———-

[1] Kant’ın, Hristiyan teolojiyi, kısmen de olsa temellendirmek gibi bir amacının olmadığını, burada ilgili yazının genel çerçevesinden oldukça az bahsedilecek olmasından ötürü, sanıyorum ayrıca belirtmek gerekecek. Yazının bütünü göz önüne alındığında, Kant’ın, İncil’in yaratılışı anlatan bölümü ile karşılaştırmalı bir dizge takip etmekteki amacının yaratılışa felsefî bir açıklama getirmek olmadığı açıkça görülür. Kant’ın amacının daha çok, irade ve özgürlük gibi etik kavramlara, dinî bir çerçevede ele alındıklarında dahi esasen felsefî olma vasıflarından bir şey kaybetmediklerini vurgulayarak bir açıklama getirmek olduğunu söylemek daha doğru olur. Bu meseleyle ilgili daha kapsamlı bir açıklama 3 numaralı dipnotta mevcut olacak.

[2] Kutsal kaynaklarda vaziyeti simgelemesi için bir meyvenin seçilmiş olması, ayrıca bir anlam ifade eder biçimde açıklanabilir mi? Belki. Adem ile Havva’ya, bahsi geçen meyvenin yasaklanmış olmasından, her ikisinin de bu meyveyi evvelce deneyimlememiş olduğu sonucu çıkarılabilir. Yani, yöneldikleri şey, evvelce deneyimledikleri ve hakkında bir fikir sahibi oldukları, onları, bilinen bazı nitelikleriyle cezbeden bir şey değil, bilakis, evvelce deneyimlemedikleri ve hakkında hiçbir fikir sahibi olmadıkları, onları cezbetmek için herhangi bir niteliğe sahip olmayan bir şeydir. Böyle bir şeye yönelebilmesi için insanın, basitçe beslenme içgüdüsüne ilave, fazladan bir hareket ettirici etkene ihtiyacı olmalıdır, zira içgüdü, onu sadece evvelce deneyimlediği ve bildiği bir harekete yönlendirebilir. Bu şekilde bakıldığında, bu açıklamanın, ahlâkî eylemlerin en temel dayanağı kabul edilen aklı devreye sokmak suretiyle, Eriugena ve Augustinus sentezinin eksik bir parçasını da tamamladığı düşünülebilir. Adem ile Havva’yı, yasak meyveye yönlendiren etken akıldır; ancak akıl, insanın, hali hazırda mevcut içgüdünün dışına çıkmaya ve elde yeterli nispette veri olmadığı halde dahi çıkarım yapabilerek evvelce deneyimlenmemiş bir şeyi seçmeye yönlendirebilir.

[3] İnsanoğlunun nihayetinde düşmüş bir varlık olarak nitelendiği bir sürecin Kant’ın ilgi alanına girmiş olması belki hâlâ garip geliyor olabilir; bu sebeple bir noktayı daha açıklığa kavuşturmakta fayda var. İnsanın özgürlüğü, herhangi bir durumda ikinci bir seçeneğinin var olmasına bağlı olduğu gibi, ikinci seçeneğin varlığının insanlık tarihi boyunca idamesi de evvelce en azından bir kez olsun tercih edilmiş olmasına bağlı olmalıdır. Ahlâkî determinizm, iradenin uygulama sahasının, en temel düzeyde biri leziz diğeri iğrenç olan iki yiyecek arasından seçim yapmaya indirgenmesine ve insanın her zaman için leziz olanı seçeceği varsayımına dayandırılabilir. Bu basit indirgeme, insanın özgür olup olmadığı sorusunun gelip dayandığı kilit noktadır bir bakıma. İkinci seçenek, evvelce en azından bir kez olsun tercih edilmemiş ise insanın özgürlüğü ciddi bir problem ile karşı karşıya demektir. Cennetten kovuluş anekdotu, doğru veya yanlış, gerçekçi veya fantastik olması bir yana, insan için özgürlüğün söz konusu edilebilirliğini açıklamada başvurulabilecek oldukça somut bir örnektir. İnsanın, leziz bir yiyecek yerine iğrenç bir yiyeceği tercih edişiyle, evvelce deneyimlediği bir eylem yerine sonuçları hakkında hiçbir fikir sahibi olmadığı bir eylemi tercih edişi, ve hatta Tanrı’nın “yapma” dediği bir şeyi yapmaya yeltenmesi gibi alternatif örnekler, oluş biçimlerinin yanı sıra sonuçları bakımından da birbirleriyle benzerlikler gösterir. İnsanın, makul ve deneyimlenmiş mevcut seçenek dururken, muğlak, belirsiz ikinci seçeneği tercih etmesi, insanlık tarihi için felsefî/etik açıdan, dinî açıdan düşme olarak tanımlanan sonuca benzer bir kırılma noktası sayılabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s