Savaş / Hunter S. Thompson

1652_680

Çev: Halil Duranay

 

Beyler,

“Öğleden evvel talep ettiğiniz 4×4 köşe yazısı”, ekinde ise Vahiyler Kitabı’na referans gösterilen kısmı bulacaksınız, bildiğiniz üzere, bunlar halihazırda süren Irak savaşı ve dünyanın sonu üzerine benim kişisel görüşlerimdir…Bu hadiseyi defalarca konuşup tartıştık zaten (Temmuz 1’74 NYTimes’a bakın), şimdi tek fark, artık zaman kalmadı — özellikle siz insanlar için.

Sizi daha önce defalarca uyardım ve şimdi yeniden uyarıyorum. Zaman geldi; ah evet küçük inançlılar, şimdi inancınız ateşler içinde ve kemikleriniz çölde yaşayan Mezopotamya’nın oğulları tarafından kemirilecek.

Bugün savaşa karşı çıkmak, aynı 1937’deki Guernica’nın bombalanmasına ve 1939 (?) dolayları Berlin’de olan bitenlere karşı çıkmakla aynı şey. Bu ülkenin bombalamaları devam ediyorsa, elimizde götten bacak bir Guernica felaketinden başka bir halt kalmayacak demektir aynı Dresden’de & Hiroshima’da olduğu gibi…ve bu sensin Charlie, para karşılığı öldürmek için tuttular seni. Bombaları leylekler getirmiyor, bombalar Hazine Bakanlığı ve ödenen gelir vergilerinden geliyor. Evet Charlie, gelecek ay evraklarını doldururken ve vergini öderken bunu bir kez daha düşün.

Tam da bunun üzerine Vahiyler Kitabı’nı okuyordum, özellikle de bölüm 6 ve 9’u[i] — cehennem, hepsini oku; artık burada bir telaş başladı.

İşte istediğniz köşe yazısı

İyi Şanslar

HST

 

Som Bahçem / Neva Tezcan Topuz

“Ve kocaman bir bahçe ki oyundan büyük.
Harfler kadar yabancı ve çirkin çocuklar.”

Fazıl Hüsnü Dağlarca’ nın sözünü ettiği bahçe, som bahçem değil elbette, çünkü som bahçem, içinde yabancı ve çirkin çocukları değil, anlamsız ve çirkin kelimeleri barındırıyor. Kendi başlarına anlamları ve dille uyumlu bir mantıkları olmadığı için, hatırlanması güç olan bir kısım kelimeyi hatırlamak adına uydurulmuş bu zavallı kavramı ben de az önce öğrendim. “Som bahçem”, Türk Dil Kurumu’ nun deyişiyle “ki” bağlacının kalıplaşmış oldukları için bitişik yazıldıkları kelimelerin baş harflerinden oluşturulmuş karanlık bir bahçe. İçerisinde “sanki”, “oysaki”, “mademki”, “belki”, “halbuki”, “çünkü”, “eğerki” ve “meğerki” var.

Arada geçen “sanki”, “belki”, “halbuki”, “çünkü” kelimelerini referans göstererek, hiç de kalıplaşmamış, sadece “ki bağlacı” nın bir gramer kuralı olarak ayrı yazıldığını bilmeyen kişi veya kişilerce bitişik yazılmakta olan zavallı “oysa”, “madem”, “eğer” ve “meğer” e de bitiştirmişler “ki” yi. Oysa ki kalıplaşmış sayılabilecek olan “çünkü”, “sanki” gibi kelimelerde “ki”, kendisinden önce gelen kelimeyi değiştirir, ayrı bir anlam verir. Şöyle ki, “sanki” kelimesini kullanırken karşımızda biri var ve ondan sanmasını istiyor değiliz artık. “Sanki” kelimesi Türk Dil Kurumu kurulmadan çok önce koparmıştır, “sanmak” kelimesiyle bağını. Aynı bağını koparış ve farklı anlama gelme “çünkü” ile “için”, “belki” ile “belli” ve “halbuki” ile “hal” – “bu” arasında da vardır. Bu kelimeler edatlaşmışlardır. Halbuki, “oysa”, “madem”, “eğer” ve “meğer” tek başlarına edattırlar zaten; “ki” bağlacı ile pekiştirilmeleri de tercihe bağlıdır, ama bu edatları “ki” ile pekiştirirken “ki” yi bitiştirip, başka kelimelerde ayırmak, uzun vadede “ki” bağlacını her şeye bitiştirme eğilimi gösteren kitlenin galibiyetine sebebiyet verecek ve “ki” nin kendisinden önce gelen her kelimeye bir daha ayrılmamak üzere bitişmesine müteakip, “de” bağlacının da kalıplaşması, dilde geri dönüşü olmayacak bir yozlaşmayı tetikleyecektir.

Kaldı ki, “oysaki” nin bir Japon kız çocuğu edasıyla birleştiği yerde, “kalmak” la alakasını uzundur kesmiş bulunan “kaldı ki” halen ayrı yazılmaktadır (yanlış anlaşılma olmasın, “kaldı ki” nin birleştirilmesini savunmuyorum, ama kalıplaşmadan söz ediyorsak, bu tür bir birleşmeye ses çıkarma şansımız olmayacaktı). Buradan da şunu anlıyoruz, “oysaki”, “meğerki”, “eğerki” ve “mademki” nin yaratıcılarının kalıplaşma olarak kabul ettikleri şey “çünkü”, “sanki”, “belki” ve “halbuki” de olduğu türden anlam kaymasından kaynaklanan bir kalıplaşma değil, “ki” bağlacını ayrı yazamayan dimağların “yanlış yazıp duracaklarına, hatalarının genelleştirilmesi ve herkesin yanlış yazıma davet edilmesi” dir.

“Ki” bağlacının bu şekilde kelimelere bitiştirilmesini destekleyen TDK, başta beni çok da şaşırtmadı. Bunu yapan kişilerin, yani TDK yönetiminin, bir üniversitenin Türk Dili Edebiyatı bölümünden hasbelkader mezun olmuş, KPSS ile bulundukları pozisyona atanmış olduklarını düşündüm zira. Sonra TDK’ nın internet sitesini inceleyince acı gerçeği fark ettim: TDK, hiç de KPSS ile memur almıyormuş, TDK üyelerinin atamaları da kendileri gibi ilginç ve çetrefilliymiş; bir ucundan “oysa” yı, bir ucundan “ki” yi tutup birbirine eklemeye çalışanlar, Türk Dili’ ne gerçekten mantık olarak hakim zannedilebilecek, akademik geçmişlerinde hayli başarılı görünen, aslında kendilerinden “oysa” nın sonundaki “ki” yi bitiştirmekte ısrarcı lisans öğrencilerini mezun etmemelerini bekleyeceğim akademisyenlermiş.

İnsan, diliyle düşünür, “klasik mantık” dediğimiz, dili kullanarak yapılan çıkarımlardan oluşur. Bizler bu kültürün çocukları olarak Türkçe düşünüyoruz, bizim düşünme yetimizi ve akıl yürütme melekemizi elimizden alma hakkına kimse sahip değil. Yıllar önce galat-ı meşhur olarak yine sayın Akalın’ ın yönetimindeki TDK’ nın yazım kılavuzuna eklediği “cinnet getirmek” tabirini dün gece televizyonda haberlerde duydum. Dilin mantığını öğrenememiş insanların hatalarını sözlüğe eklemeye devam eden TDK’ ya, uyguladıkları mantık uyarınca gayet kalıplaşmış olan “püskevit”, “bilenzik”, “kirbit”, “şemşiye”, “tiskinmek”, “herkez” ve “palyanço” yu da kelime hazinelerine katmalarını öneriyorum. Zira ben ve benim gibi hayatını dilini ve düşüncelerini kullanarak sürdüren insanların, artık onların yeni nesil “göbeğini kaşıyan” Türkçeleri’ yle işimiz kalmadı…

Küreselleşme ve Etnik-Poetika Üzerine Bir Taslak / Heriberto Yépez

White House by Lida Abdul

 

Kendi kültürel teori-praksisimiz ve diğer kültürlerin teori-praksisi arasındaki konvensiyonel sınırları aşmakla ilintili bir teori-praksisi olarak: Etnik-Poetika.

Bizim kültürümüz ‘nasıl bizim kültürümüz’ oldu ve öteki kültürler nasıl ‘öteki kültürler’ oldu sorusu olarak: Etnik-Poetika.

Bazı girişimler, küresel bir homojenliği daha basit kılmak için bir araca dönüştüklerinde, Uluslararası bir Poetika’nın inşasının riskleri üzerine düşünme biçimi olarak: Etnik-Poetika.

Edebiyat Turizmi tuzağına düşmeden, global-lokal bir bakış açısı elde etmek için, meydan okuma biçimi: Etnik-Poetika.

‘Üçüncü Dünya’nın, ‘İlkel’lerin ve ‘Alternatif-Marjinallikler’in dil pratiklerinin düşünüş biçimi olarak: Etnik-Poetika.

Miras edindiğimiz bazı kategorizasyonlar, sürekli kafamızda soru işaretleri olarak duran kavramlar (de-naturilize edilmiş/ doğallığı bozulmuş dil) üzerine düşünme biçimi olarak: Etnik-Poetika.

Bugünden bakarak, geçmiş düşüncelerin bir devam eden bir revizyonu olarak (J. Rothenberg): Etnik-Poetika.

Hayali çağdaş bir kurgu-etnik poetikanın (A. Schwerner, S.Sarduy, M. Bellatin) ciddi bir gelişimi olarak: Etnik-Poetika.

Etnik-poetikanın kendi farkındalığının, geçmişin etnik-poetikasının teori-praksisinin sürekli yıkımı olma biçimi olarak: Etnik-Poetika.

Ortak payda ile ya da ortak payda olmaksızın (itilaf), gelenklerin gerçek birer ayrışma olduğu inancını sürdürmeyi destekleyen fikir olarak: Etnik-poetika.

Dünyanın dört bir yanındaki geleneklerin farklı, kutuplu ya da uyumsuz olduğuna yönelik inanç olarak: Etno-poetika.

Spesifik politikaların genel poetikasını bölmenin imkansızlığı olarak: Etnik-poetika.

Antropoloji + felsefe + kültürel çalışmalar + edebiyat + diğeri olarak: Etnik-poetika.

‘Çoğunluklar’ tarafından, ‘azınlıklar’ poetikasının pratikleri üzerine yapılan çalışma biçimi olarak: Etnik-poetika.

‘Azınlıklar’ tarafından, ‘çoğunluklar’ poetikasının pratikleri üzerine yapılan çalışma biçimi olarak: Etnik-poetika.

Karşı-fetih (Lezama Lima) olarak: Etnik-poetika.

Anti-çeviri (Nathaniel Tarn) olarak: Etnik-poetika.

‘Şarkiyatçılığın’ sonu (Edward Said) olarak: Etnik-poetika.

Bireysel ya da komünal dillerin birleşmeleri (Fransızca-İngilizce, Portekizce-İspanyolca ya da İspanyolca-İngilizce gibi) üzerine bir çalışma ya da deney olarak: Etno-poetika.

‘Çevrilmişe’ ya da ‘Çeviri’ye alternatif olarak diğer (kültürlerin-) dillerinin (Ana dilden uzaklaşarak) etüd edilme biçimi olarak: Etnpoetika.

Teknolojinin ortaya koyduğu, uluslararası/küresel/kültürlerarası yorumlama alanı olarak: Etnik-poetika.

Etnik-poetika üzerinde deneyler yapmak için, İnternetin radikal bir araştırma alanı olarak kullanılması biçimi olarak: Etnik-poetika.

Her poetikanın kalıcı ön eki olarak ‘etnik’. Etnpoetika, sadece ‘Ötekinin’ poetikasına indirgenemez.

Çevirinin sonunun ötesindeki radikal arayış olarak: Etnik-poetika.

Çeviri: Halil Duranay

İmaj: White House, Lida Abdul

Derin Direniş: Finansal kapitalizmden paçayı nasıl kurtarabiliriz? / Franco Berardi

EconomicsPosters_Print-3

Çeviri: Halil Duranay

 

Sokaklara çıkıp, gösteri yaparak finansal kapitalizme karşı savaşabileceğimizi düşünmüyorum. Kendimizi finansal diktatörlükten kurtarmanın yollarını arıyorsak, bankaları yok etmek çok da önemli değil. Çünkü finansal güç, bankaların içinde varolmuyor – aksine finansal güç, yazılımların, günlük hayatımızı yöneten tekno-linguistik otomatizmin ve tüketimin, rekabetin ve korkunun fiziksel otomatizminin içine gizliyor kendini.

Herşeye rağmen, bir sürecin – kendini, gelecek on yılın ya da daha fazlasının rotası üzerinde görevlendirmiş – bir hareketin ortasındayız, şu an olduğumuz ve bildiğimiz yerden başlamamız gerekiyor.

Şu an sahip olduğumuz yegane şey, şimdiki eylemlerimizi besleyen, barışçıl ya da şiddete dayalı işgallerin, grevlerin ve gösterilerin yer aldığı geçmişin anılarıdır. Bunların hepsi 20. Yüzyıl’ın sosyal hareletlerinin miraslarıdır.

Bugünlerde, bu eski mücadele ve ifade biçimlerinin bazılarını yeniden diriltmeliyiz – ancak bu da tek başına bir işe yaramaz.

Kendini, barışçıl bir gösteri üzerine inşa edecek bir eylemin, finansal kapitalizmin politikalarını değiştirmek için pek şansı yok. Demokrasi öldüğü an bu eylem biçimi işe yaramaz ve tamamen ölür, Avrupa deneyimleri bunu açıkça gözler öününe sermiştir.

Öte yandan, şiddete dayalı ayaklanmalar ve banka bombalamarı da işe yaramaz çünkü bunlar da gerçek güç konumunda meydan okuyamazlar. Gerçek güç siber-kürenin, finansal kontrolün algoritmalarının, ticareti altan alta güçlendiren sayısal analizlerin ve benzerlerinin içinde.

Alf Hornborg’un dediği gibi, “Sürdürülebilirliğe ulşamanın yegane yolu, paranın salt düşüncesinin ve kurumlarının kendilerini dönüştürmek.”

Bunu bir poster olarak tasarlayıp, ekonomi departmanlarının koridorlarına ve sokaklara asın. Eğer kendimizi finansal diktatörlükten kurtarmak istyorsak, ekonomik paradigmaların kıçına tekmeyi basıp, onları baştan aşağı yenilemeliyiz. Şimdi gidin ve sokaklarda gürleyen Mim Savaşlarına katılın!

 

İmaj Kaynak:  kickitover.org

Birlikte yaşam, şiddet, direniş ve simgesellik ruhu üzerine / İbrahim Beyazoğlu

prvod

 Birlikte yaşam

Sürü halinde dolaşmaya isteklidir. Yalnız kalan keçi kuytu yerlere saklanır, hırçınlaşır ve buna karşın, birbirleriyle geçimsiz hayvanlardır. Hikmet Soya, 220.

Kendi adıma, bir arada yaşamanın bugüne kadar olanaksız – En azından şimdilik – olduğu konusunda ümitsizliğe kapılmam için Dogville ve Do the Right Thing filmleri yetti. Tam bir imkânsız cemaati içerisinde yaşıyoruz. Bugün farklılıklar söz konusu olduğunda toplum hali veya bir arada yaşama fikri her zamankinden daha zor. Tuhaftır, eskiden bir şekilde insanrı hemhal kılmak mümkün gibiydi. Tabii, bunun dıştaki düşmana işaret eden psikozla mümkün kılındığını söylemeye gerek yok. Tüm piskozlu hastalar gibi, teorik kurgusallık açısından ulus devlet akıl hastalığı tüm bozukluklar içerisinde en beteridir. Zira, başkalarının deli olduğunu düşündüklerinden, kendilerine ve ötekine zor inanırlar. Burada düşmanlık bekası adına devreye şiddet de girebilir.

Neyse. Şimdilerde bir toplum fikri veya modelini bile imgemizde canlandırmayı denemek de anal bir sızı. Sırf içerik yerine geçeceğini düşündüğümüz eklentilerle etik yönden acil soru(n)ları tavsatmkla yetiniyoruz. Hepimiz çıkmazdayız ve bıçak sırtında yaşamaya devam ediyoruz. Dogville ve Do the Right Thing filmlerinde göreceğiniz gibi, konsensus cemaatine siyaseti sokamazsınız. Belki de herkes görüp örnek alsın diye siyaset etik olana meşruiyet tanısa da tersi şimdilik bu şartlarda mümkün gözükmüyor.

Bir an talihsiz Grace’i hatırlayalım: Şansız Grace’in ‘öteki’liğinden ötürü ahlaksal çatlaklardan sızabilecek politika müdahalesi (meşruiyeti diyelim) tıkanmış halde potansiyel politik güç ve moral tartışma varsayımları içerisine gömülüyor. Lars Von Trier, özcülüğe kaçıyor tabii: elleri durmadan bize değişmez insan doğasını gösteriyor çünkü. Sartre ve Agamben gibilerine göre varoluş özden önce gelse de Trier insanın değişmez özellikler olduğuna inanır. Özler ile birlikte doğmayız. Bundan dolayıdır ki ‘yapmaya çalıştığım her şey ters gitti’ diyen Tom’un önerdiği her şey filmde bir felaketle sonlanıyor. Tıpkı yönetici siyasiler gibi. Tek bir dünya var ve hepimiz bu dünyanın sakinleriyiz diyen Badiou’nun aksine Trier’in filmdeki her şey sırtını siyasetten arındırılmış bir ahlaka yaslıyor. Öte yandan Tom, Dogville’de içerikten mustarip. Tom’un dayandığı ahlak anlayışı burada da Kant’ın bize öğrettiği şekliyle içerikten yoksun. Tom’un bize sunduğu ahlaksallık olsa olsa biçimsel. Bir nevi G. Bush’un ahlaki savaşı gibi. Savunulan değerlerin ne olduğuna ilişkin en ufak bir fikrimiz yok. Mantıksal ve olgusal olarak hepsi aksıyor. Kısaca, filmdeki soru tamamen politik olmasına rağmen cevap ya da sorunun ele alınma tarzı diyelim, kötü bir entelektüel tartışmadan öteye gidemiyor.

Şiddet ve Direniş

Bir varoluşun olumlanmasının tam da isyan etme olgusunda olduğunu sanıyorum. Jean Genet,183.

Her iki filmin şiddet ve dışsal bir müdahale ve ırkçı şiddet ile bitmesi ise özellikle devletin nasıl çalıştığını örneklemesi açısından rastlantısal değildir. Bugün de öyle değil mi? Daha 1930’larda Simone Weil’in kurulu düzen tanımını hatırlamamak mümkün değildir: “Egemen ve merkezi her devlet potansiyel olarak saldırgan ve diktatörcedir.” Oysa bir an Koejve’nin tarihi ipuçlarını anımsarsak, onun Robes Pierre’e yönelttiği eleştiriler de temelsiz değildir. Koejve’nin serimlemeleri olmadan Weil’in monolitik bir devlet yapısına yönelik eleştirisi belki de yeterince anlaşılamaz. Zira, genel irade, tek tek ulusun tüm üyelerinin iradesidir. Zira bu durumda Robes Pierre’nin kendisi ulus olarak tezahür ediyor. Çünkü Robes Pierre’nin anlayışı genel irade ile bireyin iradesi arasında bir ayrışıma meydan vermez. Mozaik yerine çimentonun buyurgan hegemnik dilini dayatır. Bu da yabancı değil.

Şu iki filmde patlak veren şiddet orgazmı belki de bugün orada burada olup bitenin en iyi özeti. Do the Right Thing’de devlete Fransız Devrimi’nden miras kalan terör ve mülkiyet yasası hepimizi Carl Schmitt meşrebinden Tom’a “Bizden yana mısın, değil misin” diyen disensusa yer bırakmayan Dogville sakini yapmış vaziyette. Bugün birçoğumuz Dogville sakiniyiz. Dogville’de içinden geçtiğimiz toplum deneyimi, bizi insan olmakla “hayvan” olmak arasında salındığımız bir boyuta taşıdı. Pierre Nora’nın bir yerlerde dile getirdiği gibi tüm tarih aslında bir insanlık suçudur. Filmin sonunda bir arkadaşın serzenişi: “fuck us all”.

Kimlik siyasetinin çoğulluğu, kimlik ise siyasetin bir diğer kısmı. (Ya da koşulu diyelim). Gelgelelim Aristo ve Agamben’in aksine Do the Right Thing filminde arkadaşlık kimlik siyasetine tehlike teşkil ediyor. Polis şiddeti sonlandırmak için müdahale hakkını kullanıyor. ‘Üzücü bir gereklilikle’ şiddet beter daha zuhur ediyor. Tıpkı terör rejimindeki gibi. Devlet şiddeti ve adalet (Fransız Devrimi’nin yasal terör yönetimi) üzerine inşa ediliyor. Kapital – ki Marx’a göre daha en baştan ekonomik bir şiddettir zaten – şiddet polis tarafından uygulanmakta gecikmiyor sonra: Sermaye sahibi de Gezi Parkı olaylarından yabancısı olmayacağınız gibi meşru şiddetle korunmalıdır. Bu yüzden sermayenin olduğu her yerde tamamlayıcı şiddet de sirayet eder. Şiddet söz konusu olduğunda meslekten, yani bizzat sokaktan gelen Jean Genet, meselenin şah damarını kavrarken bize de şu sözleriyle bir kavrayış imkanı sunmaktadır:

“Zorbalık büyük olduğu, dava utanç verici olduğu ölçüde, şiddet kaçınılmaz ve zorunlu olur. Zorbalık kırıcı olduğu ölçüde, hayat olan şiddet, kahramanlığa varasıya katı ve talepkâr olur.” (Genet, 84)

Öte yandan, mahellenin elinde büyüdüğü pizzacının baba şefkati, sermaye gücünü sevdirmek ve gündelikleştirerek doğallaştırmak için fallik sembolik sermayesine başvuruyor. Bu, sermayenin babacanlığı yalancı bir uzlaşmadan geçer her şey güllük gülistanlıkken karşımıza çıkar tabii. Olayların mecrası endişe ve istikrarsızlığa varınca iş değişir. Hatırlayın, filmde yıllanmış-emektar pizzacıyı tam helak olup geberirken Radyo Rahim’in elinden kurtaran polistir. Sonra da “zenci” Radio Rahim’in polis tarafından öldürülmesi geliyor. Hannah Ardendt’in saptaması bu noktada yerindedir. Çünkü Arendt’in bize öğrettiği üzere, şiddetin de kendişne has bir rasyonalitesi vardır ve krizlerde meşruiyet zaman rasyonel olur: “iktidar gerçekten de şiddetin özüne ilişkindir ama şiddet değildir. Şiddet, doğası gereği araçsaldır; tüm diğer araçlar gibi, daima aracın rehberliğine ve onunla meşrulaştırılmaya gereksinir. (S. 64) Hoş, bölgenin radyo DJ’inin ise Althusserci bir ideolojik aygıta tekabül etmesi tesadüf değildir. Otoritenin borazanı pizza yiyen ve bölgeyi gözetleyen DJ, sistem yanlısı bir politika izliyor.

Simgeler 

Şiir veya artıkları kullanma sanatı. Boku kullanma ve onu size yedirme sanatı. Pompes funèbres. (Genet, 190)

Verili kültürel sermaye ile oynamak, onu eğip bükmek ve muktedir beyaz sermayenin karşısında sermayeye karşı kültürel metinlerin içerisinden hareket etmek isyan eden kişilerin gündelik bir varolma biçimidir. Adına jamming denilen bu metinsel etki yapma olanağını Naomi Klein’den de biliyoruz. Ancak sembolik kurgular özellikle Baudrillard’ın karşı çıkış bağlamında görüldüğü zaman amacımıza uygun bir anlam taşır. Eğer Baudrillard’ın sembolik direnişi göz önünme alınırsa Do the Right Thing filmin – büyük sermayedarlar hariç – kendi halindeki insanları statüleri çevresinde sermayeye karşı, yine sermaye içerisinden kültürel simgesellik üretip kaldıkları yerden devam edebiliyorlar. Yani varoluyorlar:

Kapital, toplumsal ilişkiler adlı büyücülüğün ürünüdür çünkü kapital topluma karşı bir meydan okuma biçimidir. Ona kendi yöntemleriyle karşılık vermek gerekmektedir. Kapitali, ahlâki ya da ekonomik rasyonellikten yola çıkarak bir skandal olarak sunamazsınız. Kapital kendisine simgesel kurallara göre meydan okunması gereken bir meydan okumadır. (Baudrillard, 2005: 34)

Tam da hayatta zorlanan, bilinçli ya da bilinçsiz, Nike giyen “siyah” gençler ve elinde radyo ile gümbür gümbür müzik dinleyip İtalyan kökenli pizzacıyı rahatsız eden yoksul, cahil ve eğitimsiz siyah bir Radyo Rahim’i anımsayın. Bu olayın bize gösterdiği şey, üretim araçlarına ve yerleşik sermayeye karşı öfkeli sembolik bir direniş/karşı çıkış devlet terörünün devreye girmesine yol açar ve karşı çıkışın üzeri çizilir. Sermayenin masonik mantığı ve statü sembollerinin önünde ölümse yalnızca önemsiz bir ayrıntıdır. Ve her şey kaldığı yerden devam eder.

Ve… 

Do the Right Thing ve özellikle Dogville’de gördüğümüz cemmat anlayışa göre, (1) sistem karşıtı olmak kısa süreli bir iştir. (2) “Toplum ve insanlık” doğası gereği kötüye meyillidir ve ancak “aşkın” bir müdahale buna çözüm getirebilir. Kötülük kalplermizin en karanlık köşesinde bulunur. Bu Kutsal Kitap’taki Yaratılış temalarını çağrıştıtıyor. Kimse kimseyle anlaşamıyor.

Kaynakça

Arendt, Hannah. (2003). Şiddet Üzerine. Çev: Bülent Peker. İstanbul: İletişim.

Baudrillard, Jean. (2005). Simulakrlar ve Simülasyon. Çev: Oğuz Adanır. 3. Baskı. Ankara: Doğu Batı yayınları.

Genet, Jean. (1994). Açık Düşman. Çev: Sosi Dolanoğlu. İstanbul: Metis.

Klein, Naomi. (2002). No Logo. Çev: Nalan Uysal. 3. Basım. Ankara: Bilgi Yayınevi.

Soya, Hikmet. (1997). Keçilerin Otlatılması. İçerisinde M.Kaymakçı & Y. Aşkın (Der.) Keçi Yetiştiriciliği. (219-240). Ankara: Baran Ofset.

 

“Direnmek yaratmaktır” / Ulvi Yaman & Özgür Uçkan

08_revolte

“Direnmek yaratmaktır”[1] Ulvi Yaman & Özgür Uçkan

Çeşme/Paris 22 Temmuz 2013

 

Direnme yalnızca insanlar için değil tüm canlılar için doğuştan ölüme kadar süregelen varoluşsal bir eylemlilik halidir. Temel güdüsünü “hayatta kalma” ile tanımlamak mümkün. Söz konusu “insan” olduğunda ise “hayatta kalma”nın yanına insanın doğasını baskı altına almaya yönelik toplumsal dayatmalar ve öğretiler karşısında “birey” olma mücadelesiyle de kendisini gösterir. Topluma uyum sağlarken/sağlamak zorundayken, kendi öz benliğini ve kişiliğini oluşturma/koruma var etme bağlamında diğer canlılardan farklılaşır. Aynı zamanda toplumsalı yaratan kurallar bütününe, onun yapaylığına karşı, doğal olanı savunma biçimidir. İçinde eridiği, benzeştiği yapı içerisinde “ayrık” noktalarıyla var olma çabasıdır. Benzeşen ama ayrışan. Tıpkı sanatsal anlamda olduğu gibi, gördüğünü, bildiğini, kendisine dayatılanı yapısöküme uğratıp, yıkıp, yeniden var etme biçimidir. Direnmek bir kültürdür. Direndikçe kendi kültürünü yaratabilmek, dayatılan kültürü değiştirmektir. Başka türlü bir hayatın varlığına işaret ve inşası için hareketlilik anlamına gelir. Toplumla uyum mücadelesindeki çelişkiden kendini var etme çabasıdır. İnsanoğlu/kızının doğayı tüketme, tüketmek için karşı çıkma, kendini üstün ve haklı görme ediminde, doğaya karşı kendi sistemini meşrulaştırmasının ideolojik temellerini oluşturmak için birer araç olan her türlü kanun, kural ve ahlak, yapay ve sonradan üretilme olduğu için temelinde, ”doğa”ya aykırıdır. Kurulan her düzen, eskisine/bir öncekine göre kanun dışıdır. Düzen her değiştiğinde, yeni olan, diğerlerini karşıt koşar, kanun ve ahlak dışı olarak kabul eder. Karşıda olan/kalan, eylemlilik hali olmasa bile her zaman potansiyel taşıdığı için gayrimeşru olma eğilimiyle sistem için aynı zamanda tehlikedir de. Sistem dışı, dolayısıyla yasa dışı olma kavramı, eylemlere, ideolojilere, kişilere göre değil iktidara göre biçimlenir, “meşru”luk hakimiyetin çerçevesinden belirlenir. İnsan yapısı yasalar, doğaları itibariyle keyfi ve baskıcıdır. Yasalar insanların farklı/biricik eylem biçimlerini tek biçimli evrensel standartlara indirgemeye, tek tipleştirmeye çalıştıklarında zorbalığa başvurmaları kaçınılmazdır. Öte yandan sistem varlığını ve meşruiyetini sürdürebilmek için karşıtını yaratmak zorunda olduğundan, eş zamanlı olarak buna direneni/direnenleri, bunları yaratacak toplumsal koşulları sürdürerek, onları yeniden üretir ve çoğaltır. Temelde bir eylemlilik olan direnme, sistem ve insanoğlu/kızı arasındaki bu tezatlıkların dışavurumu, doğal olan, dolayısıyla gerçek olan ile insan aklıyla üretilen/türetilen, dayatılan, gerçek olmayan gerçeklik algısı arasındaki çatışma, direnmenin çıkış noktasını oluşturmaktadır. Direnme kelime anlamıyla, mevcut durumu korumak anlamında gözükse de aslında bir yıkım eylemidir.

Sistemin karşıtını yaratarak direnişi üretmesi, sistemin dönüşmesini de beraberinde getirdiğinden, bu sürece bir “direniş diyalektiği” adını vermek mümkündür. Nitekim direnişin insan doğasına içkin halinin izlerini, Hegel’in ünlü köle – efendi diyalektiğinde de sürmek mümkündür. Marx’ın diyalektik materyalizminin oluşumdaki rolü de hesaba katılırsa, bu “direniş diyalektiği”nin önemi daha iyi anlaşılır. “Tinin Fenomenolojisi”nin ünlü cümlesi praksis (eylem) felsefesinin temelini kurar: “İnsan özbilinçtir, ve özbilinç ancak bir başka özbilinç için var olduğu ölçüde vardır.” Yani insan “ben” demeden insan olamaz. Bunun için de bir başka “ben”e ihtiyaç duyar. Diğer özbilinçlere karşı kendisini kabul ettirmek için ölesiye bir savaşa girer; işte bu savaş köle ve efendi arasındaki savaştır. Hegel’e göre, “kendini kabul ettirme” isteğinin yol açacağı eylem, bilinçler arası ilişkinin bu aşamasında, savaştan başka bir şey olamaz. O halde, özbilincin doğuşu kaçınılmaz olarak özbilinçler arası ilişkiden geçecek ve bu ilişkinin ilk biçimi, yine kaçınılmaz olarak, “kendini kabul ettirme uğruna savaş” olacaktır. Hegel’in ünlü Köle-Efendi diyalektiği, işte bu savaşın ve sonuçlarının diyalektiğidir. İlk insan yalnızca bir insan değildir; o ya bir köle ya da bir efendidir. İnsanlar arası ilişkinin tarihi ve yine oradan geçen, insan-doğa ilişkisinin tarihi, aynı nedenle, köle ve efendinin birbirini, karşılıklı olarak etkilemelerinin tarihi ya da Köle-Efendi diyalektiği şeklinde oluşacaktır. Böylece, aynı tarihin sonu da, şimdiden saptanmış durumdadır: İnsanın köle ya da efendi olmak bakımından belirlenmediği, ama insan olarak kabul edildiği an. Hegel’e göre bu an, felsefenin başından beri amaçladığı ve orada, insanların artık kendilerini ve birbirlerini birer insan bireyi olarak kabul ettikleri evrensel uzlaşım anıdır. İşte direniş bu noktada devreye girer. Direniş, yani olumsuzlama, yani tarihi ilerleten praksis… Hegel’e göre efendiliğin tarihi yoktur, tarih yalnızca köleye aittir. Çünkü efendinin insanca tek eylemi savaştır ve onun bu amaçla kullanacağı silahların değişiminin, gelişiminin tarihi bile kölenin çalışmasının tarihinden başka bir şey olmayacaktır. Tikelle tümelin sentezi, aslında, kölelik ve efendiliğin olumsuzlanması, aşılması demektir. İnsanın birey olarak değerinin, bütün tarafından, yani tümelliğin cisimleştiği alan olan devlet tarafından tanınması, kabul edilmesi ve aynı şekilde, devletin temsil ettiği tümelliğin her bir birey tarafından tanınması, kabul edilmesi gerçekleşmedikçe, yani kölelik ve efendilik ortadan kalkmadıkça, evrensel uzlaşım da, insanın bireysel doyumu da tam olarak gerçekleşemeyecektir. Hegel’in Fransız İhtilali’ni Tinin tarihsel hayatındaki en önemli aşamalardan birisi olarak görmesi boşuna değildir. Çünkü tarihi yapan, yani praksisi ortaya çıkaran kölenin efendiye karşı direnmesidir; ta ki ne köle ne de efendi ortada kalana kadar; sürekli bir direniş olarak tarih… Marx’ın proleter devrimi de özünde bir köleler devrimidir; Hegel’in üretimin praksis karakterine yaptığı vurgu da Marx’ın üretici güçlerin, yani proleteryanın devrimci rolüne yaptığı vurguyla birleşir. Yani tarihi yapan, uygarlığı yaratan sürekli bir direniş diyalektiğinden başka bir şey değildir. Bu direnişin tarihsel anları, yani ideolojileri olabilir; ama direnişin sürekli karakteri onu varoluşsal bir şey haline sokmaktadır. Nitekim Sartre Hegel’i ve Marx’ı böyle okumuştur. Her üçü için de direnmek sadece meşru değil, aynı zamanda zorunludur, aksi takdirde hiç bir şey vuku bulmaz.

Direniş mantığının olumlanması bakımından Batı uygarlığı baktığımızda ise, Fransız İhtilali’ne kadar pek elle tutulur bir şey göremeyiz. Tarihsel süreçte Calvin’in ve Spinoza’nın Tanrı-Kral ikiliğinin kutsallığından hareketle günahla bağdaştırdığı ve ne olursa olsun reddettiği direnme hakkını, yine en büyük güç olan Tanrı’ya atfeder, eğer bir haksızlık varsa bunu düzeltecek olan yine ve salt Tanrı’dır, insan değil. Krala yani otoriteye direnmek aynı zamanda Tanrıya direnmek olacağından kesinlikle reddedilir. 1572 yılındaki Katoliklerin Protestanları katlettiği Saint Barthelemy Kıyımı’nı takiben, özellikle Protestanlar açısından başlayan dönüşümle direnmenin meşruluğunun yasal zemini oluşturulmaya başlanır. Ancak ortalığın durulmasıyla birlikte sorun yok sayılmış ve ancak 17.yüzyılın sonlarında direnme dinsel açıdan değil seküler bağlamda bir problem olarak tartışılmaya başlanabilmiştir. Locke yeni ve çağdaş bir direnme biçimi olarak Kral/Kanun/Otorite ile toplum sözleşmesinin çatıştığı noktalarda meşruluğun ortadan kalkmasından hareketle direnmenin en tabi hak olduğunu öne sürer. Alt/üst kavramlarının “haksızlık” bağlamında farklılık gösteremeyeceğini savunur. 18.yüzyıl düşünürlerinden Rousseau ve Montesquieu direnme üzerinde hiç durmamış olmalarına rağmen tartışmalı hukuk metinlerinde zaman zaman karşımıza çıkan direnme kavramı, Amerikan ve Fransız ihtilallerini takiben beyanname, manifesto ve siyasal söylemlerde dayanak olarak daha sık görünmeye başlar. Zulme karşı direnme hakkı, resmi olarak ilk kez 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisinde görülür ki daha sonraları bu yaklaşımı bağımsızlıklarına yeni kavuşan konfederasyon üyesi devletler bildiri ve anayasalarını alırlar.

“Hükümetler fertlerin hayat, hürriyet ve mutluluğa erişmek gibi tabii ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur. Eğer bir hükümet bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa halk onu değiştirmek veya devirmek hakkına sahiptir.” [2]

Direnme hakkının en geniş kapsamıyla ifadesi Fransız ihtilalinin metinlerinde karşımıza çıkacaktır. 1789 bildirgesinde hürriyet, mülkiyet ve güvenlik bağlamında ele alınmasına rağmen 1793 bildirgesinde daha kesin bir dille direnme hakkının, diğer tüm insan haklarının bir sonucu olarak tanımlanır ve bireylere yapılan zulüm/haksızlığın topluma, topluma yapılanın ise onun her bireyine yapıldığını var sayar.

“Hükümet halkın haklarını çiğnendiği zaman isyan etmek halk için ve halkın her kesimi için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir.” [3]

Bir daha Batı Dünyasında yazılı metin, bildirge ve anayasalarda bu kadar net bir dille direnme hakkına dair bir ibareye rastlamak mümkün olmayacaktır, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki nasyonal sosyalist ve faşist iktidarların baskısı altında bile…

İslâm siyasal doktrininde de yönetenlerin hukuku din temelli olduğundan 17.yüzyıl öncesi Batı doktrinlerinden farklılık göstermez/gösteremez. Yönetene karşı çıkmak dine, dolayısıyla Tanrıya karşı çıkmakla eş anlamlıdır. Suç olmasının yanı sıra günahtır. Ancak Batı doktrinlerinden farklı olarak yöneten/otorite din temelli hukuk/yasaya kendisi de uymak zorunda olduğundan ve bırakın değiştirmeyi korumakla yükümlü olduğundan bu bağlamda bireylerle aynı konumda yer almak zorunda kalır. İtaati hak etmesi için iki şarta gereksinim duyar, meşru şekilde başa geçmek ve adaletle hükmetmek. Aksi halde itaat iddiasını kaybedecektir. Ancak bu noktada bir “direnme hakkı”ndan bahsetmek mümkün olabilecektir. Zaman içerisinde “saltanat” düzeni yapısal anlamda meşrulaştıkça, meşruluk kavramı önemsizleşerek, adalet kavramı daha önem taşıyan bir hale gelir. Bu noktayı takiben İslam siyasetinde Kur’an ve Hadislerden temel alan “direnme”ye ait iki yaklaşım gözükmektedir. Birincisi “Devrimci İsyan” –ki meşruluğunu Kur’andan ve iyilik/kötülük kavramları ve kötülüğü emredene kuvvet kullanma ilkesine dayanır, ikincisi ise mevcut sistemi koruyarak hakların savunulması, düzenlemelerin dayatılması, yani “Sabır Ekolü”. Batı düşüncesine daha yakın olan bu ikinci görüşte zulme uğrayan “sabır” eder ve zulmedenin cezası yine otoritesini aldığı/kullandığı en yüksek güç Tanrı’ya havale edilir. İsyanın olası maddi ve manevi sonuçları değerlendirilerek verilen bu karar, temelini dinden almasına rağmen bu dünyadaki sahip olunan şeyleri tehlikeye atmamak, Tanrının ve kutsal kitabın öngördüğü düzeni sorgulamamak, tartışmaya açmamak ve statükonun korunması anlamında pragmatik bir yaklaşımdır. İsyan ya/yada Direnme otoritenin –dolayısıyla Tanrı’nın, saygınlığını ve güvenirliğini tehdit ettiği gibi aynı zamanda dini ve onun dünyevi kurallarını da sorgulatabileceği için özellikle kaçınılır.

Zulüm/otorite Müslümanlar için farklı bir dinin egemenliği altında olunduğunda İslam hukuk ekolü ikilemde kalır. Kimisi dini vecibeler bağlamında “hicret”i önerirken kimisi ise “zaruretler haramı helal kılar” ilkesinden hareketle bulundukları yerde İslam’ı yaşatmayı öngörür. Pasif direnme, iyilik ve meşru zemin bağlamında özendirilir. Adalet yine en yüksek otorite olan Tanrı’ya havale edilir.

“Direnme hakkı” ise çağdaş insan hakları hukukunun önemli eksenlerinden biri olarak karşımıza çıkar. “Direnme” günümüzde bazı anayasalarda hak olarak üstü kapalı gözükse de temelini yine meşruluktan ve adalet kavramından almaktadır. Otoritenin “meşru” olması ve “adalet” kişilere, toplumlara, tarihsel süreçlere ve konjonktüre göre değişiklik gösterdiğinden kimin, kime karşı direnmeye hakkı olduğu netlik kazanamamaktadır. Anayasa gibi, kanun ve kuralları meşrulaştıranın, yani kanun koyucunun yine mevcut sistemdeki “otorite” olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Ama insan hakları hukuku bakımından direniş hakkı, “adalet duygusu”nun zedelendiği durumlarda meşruiyetini kazanmaktadır. Bu meşruiyet ise hukukun temel ilkelerinden adalette eşitlik ve ölçülülük ilkelerine dayanır.

Buradan çok daha çağdaş bir noktaya sıçrayabiliriz. Aslında hem Fransız ihtilali hem de kökenini onda bulan çağdaş insan hakları hukuku açısından yeni bir evreye. Fransız Direniş Hareketi’nin efsanevi liderlerinden ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yazarlarından olan, geçenlerde 95 yaşındayken kaybettiğimiz Stéphane Hessel, direnişin meşruiyetine ve doğasına yeni bir bakış getirdi: Öfkelenmek. Öfkelenmek de doğrudan adaletsizliğe bağlı elbette. Adaletsizliğe karşı öfke duymak ve bu öfkeyle direnişe geçmek meşrudur ve hatta zorunludur, dedi, Avrupa’da milyonlarca insanı sokağa döken, Yunanistan’dan İspanya’ya meclisleri işgal etmeye götüren bir harekete adını veren “Öfkelenin” adlı küçük kitabında[4]. Los Indignados (Öfkeliler) Hareketi böyle doğdu. Bugün İnsan hakları Evrensel Beyannamesi’nin yazıldığı günlerden çok daha büyük bir adaletsizliğin hakim olduğunu söyleyen Hessel, insanları, özellikle de gençleri öfkelenmeye ve direnmeye çağırdı ve çağrısı da yankı buldu. Ona göre, direniş öfkeden doğar. (Fransız) Direniş Hareketi’nin itici gücü öfkelenmekti. “Altın buzağı için dans -para, rekabet- bu denli (zincirlerinden) boşanmamıştı. Résistance’ın temel motifi (itici gücü), kızmak/öfkelenmekti. Özgür Fransa’nın savaşçı grupları ve Direniş Hareketi’nin gazileri bizler, gençleri Résistance’ın düşünsel/manevi ve ahlaki mirasına yeniden hayat vermeye ve (yeni kuşaklara) aktarmaya çağırıyoruz. İşlere karışın, kızın öfkelenin!”[5]

Öfkelenmek, adaletsizliğe öfkelenmek, hemen hemen bütün direniş hareketlerinin tetikleyicisi. Gezi Direnişi de böyle tetiklendi. Bir parkın kimseye danışılmadan ekonomik ve siyasi rant için yerle bir edilmesine, iktidarın nobranlığına, haddini bilmezliğine duyulan öfke bir anda yangın oldu ve tüm Türkiye’yi kuşattı. İçindeki öfke ateşini canlı tutan bir direniş hareketini durdurmak ise, en güçlü polis devletleri için bile neredeyse imkansız. Üstelik öfke öyle insani bir duygu ki, korkuyla bastırmanın da imkanı yok. Normalde asla akla hayale gelmeyecek bir direniş davranışı çıkabilir öfkeden; çünkü öfke korku eşiğini korkak iktidarların cesaret edemeyeceği kadar hemzemin kılar.

Tarihe bakmanıza, uzağa gitmenize bile gerek yok: Pencereden aşağı bakın yeter.

Direnmek yaratmaktır. Çünkü direnmeden insan olamazsınız, insanın ayırt edici yeteneği ise yaratmaktır. Direniş ideolojik değil varoluşsaldır. Çünkü yaratıcıdır… Deleuze “direnmek yaratmaktır” derken, sadece Gezi’ye de slogan olmuş şu veciz sözü kast etmiyordu: “İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur”. Kastettiği aynı zamanda şuydu: direnişin politikası aslında şimdiki zamanın politikasıdır. Çünkü yeni yaşam tarzlarını yaratmak şimdiki zamanı dönüştürmekle, şimdiki zamana direnmekle mümkündür. Sadece kapitalizme, neoliberalizme direnmek değil; direniş onların ötesine geçebildiği ve şimdiden onların ötesindeki birçokluktan beslendiği için yaratıcıdır. Direniş kapitalizmin ötesini gösterdiği ölçüde yaratıcıdır.

Antonio Negri ve John Hardt’ın “çokluk”la[6] anlatmak istediği yaratıcı direniş diyalektiği tam da budur: Bir tür “yaratıcı materyalizm” olarak politika, sanat yoluyla “hemen şimdi deneyimlenebilecek” “çok somut bir ütopya” yaratabilir. Direniş, direnişçilere sunduğu yaratıcı çokluk deneyimiyle, “burada ve şimdi” içinde bir “daha değil”i yaşamayı mümkün kılar. Ernst Bloch’un “daha değil”i, yani tarihin gözünü diktiği devrimci ütopya, direnişin deneyimi içinde, burada ve şimdi yaşanabilir hale gelir. Bu yüzden yaratıcıdır direniş.

Direniş sanattır. Eseri hayat ve toplum olan bir sanat…

Öfkenizi kaybetmeyin, atıl olursunuz…

 

[1] Hem Stéphane Hessel , hem de Gilles Deleuze

[2] Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi

[3] 1793 Fransız İhtilali Bildirgesi

[4] http://goo.gl/2nmeL

[5] Stéphane Hessel, http://goo.gl/1TJ0QY

[6] http://goo.gl/kVGgu2

Biçimsiz Bir Çağda Sanatın İşlevi/ Kamil SAVAŞ

bellmer-unicazurnbehind

Sokrates’in iki dünya arasındaki ayrım; özün ve görünüşün, doğrunun ve yanlışın, akli ve duygusal olanın karşıtlığı anlamında metafiziği icat etmesiyle yaşam; yargılanması, ölçülmesi, sınırlandırılması gereken bir şey; düşünce ise “Tanrısal”, “Doğru”, “Güzel”, “İyi” gibi ‘üstün değerler’ adına iş gören bir ölçü, bir sınır haline gelmiştir. Felsefe salt ‘intellekt’ bir faaliyet alanı haline gelerek yaşamdan kopmuş ve insan salt ‘mantıksal’ bir varlık olarak görülmeye başlanmıştır. Bu ise ‘üstün değerler’ adına insanın yaşamla olan bağının kopması ve yaşamın ‘olumsuzlanması’ anlamını taşımaktaydı.

Nietzsche; ‘intellekt’ bir faaliyet olarak felsefenin yaşamla bağının kopmasına, ‘yüksek değerler’ adına yaşamın gözden düşürülmesine, itibarsızlaştırılmasına itiraz ediyor ve ‘oturarak’ felsefe yapanlara karşı ‘ayakta’, salt akılla felsefe yapanlara karşı gövdesini ve tüm benliğini dahil ederek ‘düşünme’ faaliyetinde bulunuyordu. Ona göre felsefe bizzat yaşamı etkilemeliydi; dahası yaşam için tehlike arz etmeliydi ki yaşama bundan daha iyi hizmet edilemezdi.

Bütün bir düşünce tarihi içinde en yıkıcı etkiyi yapan ve yıkıcılık konusunda bir dinamite dönüşen Nietzsche, “Tanrı’nın ölümü”nü ilan ederek ‘bütün anlamların ve değerlerin topyekün yitimine’ vurgu yapıyordu. Nihilizm yoluyla bütün putlar devrilmeli ve bütün levhalar kırılmalıydı. Nietzsche’nin nihilizmi “kurgulanışlarından, temellerinden ötürü boş, kof, çürük” olan bütün değerlere karşı yıkıcı bir etkide bulunacak ve ‘değerlerin’ ‘değersizleşmesi’ni gözler önüne serecekti.

Ancak Nietzsche’de nihilizm yıkıcılık açısından gerekli olduğu gibi aynı zamanda aşılması gereken bir ‘evre’ idi. Aslolan ise ‘değerlerin dönüşümü’nü sağlamak ve –belki – ubermensch değerlerini inşa etmekti. ‘Değerlerin dönüşümü’nü gerçekleştirmek için, Tanrı’yı öldürmenin yeterli olmadığını söylüyordu Nietzsche. Çünkü yerine insan geçirilerek ve böylece aslı, yani yeri korunarak Tanrı öldürülmüş olmayacaktır. Tanrı’nın yerine insanın geçirilmesinde yaşanacak tek değişiklik insanın, sırtında taşıyacağı ağırlıkları dışarıdan yüklenmek yerine, kendi kendine yüklenmesinden ibarettir. Değerler değişebilir, insan kendini Tanrı’nın yerine koyar; ilerleme, mutluluk ve yararlılık, doğrunun, iyinin ya da tanrısal olanın yerine geçer – aslolan, yani perspektifler ve bu eski ya da yeni değerlerin dayandığı değerlendirmelerse değişmeden kalır. Bu ise Tanrı katili insanın, katlettiğinin yerine kendisini koyarak çirkinleşmeye devam etmesidir, yani nihilizmin biçim değiştirerek de olsa devam etmesi.

 

Düşünce tarihi içinde Nietzsche ne denli yıkıcı bir etkide bulunduysa “sanat tarihi” içinde de Dada o denli yıkıcı bir etkide bulunmuştur. Nietzsche’nin çekiçle kurduğu ilişkinin benzerini Dada baltayla kurmuştur. Genel olarak avangardın ancak özellikle Dada’nın amacı, sanat ve yaşam arasına çekilmiş sınır çizgisini bertaraf etmek ve sanat ve sanat yapıtına ilişkin yürürlükte olan ne varsa tümünü inkar etmektir. Nietzsche’nin bütün bir ‘değerler sistemi’ne yönelik saldırısı avangardda özellikle başlangıçta ‘estetik değerler’e odaklanmıştır.

Dada’nın hedefinde bizzat sanatın kendisi, onun toplumsal işleyişi ve kavrayışı; sanat kurumu vardır. Asıl hedeflerinin bizzat içinde var oldukları sanat kurumunu yok etmektir elbette. Çünkü sanatı hayata yasaklayan bu ‘sanat kurumu’dur.

Hans Arp; Dada’nın amacının insanın akla uygun aldanışlarını ortadan kaldırmak ve mantıksız düzene yeniden kavuşmak olduğunu söylemiştir: “Dada, insanın mantıklı anlamsızlıklarını, mantıksız saçmalıklarla değiştirmeyi istemektedir. İşte bu yüzden biz dadanın büyük davulunu çalıyoruz ve mantıksızlığın övgülerini tüm nefesimizle üflüyoruz. Dada için felsefeler bırakılmış eski bir diş fırçasından daha az değerlidir…Dada, doğa gibi saçma ve akla aykırıdır. Dada doğadan yana ve sanatın karşısındadır.

Dadanın ‘mantık’ ve sanatla giriştiği bu hesaplaşmanın ardındaki politik arka plan ve savaştan duyulan tiksinti göz ardı edilemez. Bu hesaplaşmaya girmelerinin en önemli nedeni I. Dünya Savaşı’nın altında bu ‘mantık’ denen yanılsamanın yattığını düşünmeleriydi. Dadacılar; savaş sırasında ve ardından yaşanan acı olaylardan ‘mantık’ı sorumlu tutmuşlar, sanatın da bu yanlış ‘mantık’ın beslenmesinde payı olduğunu düşünmüşlerdir. ‘Mantık’ ile aralarındaki gerilimli ilişki, onların ‘mantık dışı’ hareket etme kaygılarının değil; rastgeleliği savunmalarının bir ifadesidir. Çünkü onlara göre rastgelelikte ‘bilinmeyen’ kendiliğinden ortaya çıkar ve gerçek olan bilinmeyende yatar.

  1. Dünya Savaşı’nın katliamlarına ve budalalığına duyulan nefretin doğurduğu Dada hareketi başlangıçta teknolojiye ve savaşa muhalif bir düşünceyle yola çıkmış ve teknolojik ilerlemeye körü körüne bağlanmanın yüzeyselliğini, Avrupa toplumunun yozlaşmasını; savaş, toplum, gelenek, din ve sanat gibi tüm yerleşik değerleri protesto etmişti. Dada, savaşa sebep verenin insan olması ve insanın güzel sanatlarla yüzünü örtmesi ve vicdan temizliği sağlaması düşüncesinden yola çıkarak sanatı suçlu bulmuştur. Hans Arp I. Dünya Savaşı’nın katliamından tiksindikleri için, Zürih’te kendilerini sanata adadıklarını, uzaklarda silahlar ateşlenirken tüm güçleriyle şarkı söylediklerini, resim yaptıklarını, kolajlar yapıp şiirler yazdıklarını; çağın deliliğine çare olsun diye temellere dayanan bir sanatı ve cehennemle cennet arasında yeniden bir denge kursun diye yeni bir nesneler düzeni aradıklarını söyler.

Sürrealistlerin dadacılara yönelik ‘politik işlev’den yoksun olduklarına ve eleştirdiklere şeye dönüştüklerine dair eleştirileri tamamen yersizdir. Hiçbir sürrealist ya da sitüasyonist eylem ya da manifesto Arthur Cravan’ın kasap kağıdına dergi çoğaltması ve sebze satan bir el arabasından dağıtması ya da yine Cravan’ın New York’taki Independents Sergisi’nde verdiği konferansta soyunmaya başlayıp kirli çamaşırlarını izleyiciye fırlatmasından; bir klinikte kendini vuran, kalbini tutturmak için bir cetvel, tabancanın sesini boğmak için bir yastık kullanan ve yatağı kirlenmesin diye altına bir muşamba yayan Rigaut’nun, yaşamını olduğu gibi intiharını da bir eyleme dönüştürmesinden; Tyrol dağlarından yürüyüşe çıkan Torma’nın hiçbir iz bırakmadan kaybolmasından, İngiliz havacı subayı kılığında Apollinaire’in bir oyununun prömiyerini basıp tabancasını çekerek herkesi ölümle tehdit eden Vache’nin yattığı hastanede iki arkadaşıyla birlikte aşırı dozda afyon çekerek gerçekleştirdiği intiharından ve Hugo Ball, Emmy Hennings, Tristan Tzara, Marcl Janco, Hans Arp, Sophie Taeuber, Richard Huelsenbeck, Walter Serner, Hans Richter, Viking Eggeling gibi isimlerin Cabaret Voltaire’deki kışkırtıcı ve yıkıcı ‘performans’larından –daha doğrusu eylemlerinden- daha ‘politik’ ve daha yıkıcı olmamıştır.

Dada bir sanat hareketidir; çünkü “sanat, yalnızca sanat olmadığında sanattır” ve dada sanattan çok daha fazlası olduğu için, yıkıcı etkisini kendisine de yönelttiği için, ‘ürettikleri’ ‘sanat eserleri’ne onu yıkmak üzere balta iliştirdikleri için, sanatı yaşamla birleştirip sanatı ve dolayısıyla yaşamı bir ‘eylem’e dönüştürdükleri için, kof ve çürük birtakım değerlere nihilist saldırılarda bulundukları için; yalnızca sanat olmayıp sanattan çok daha fazlasını içinde barındırdığı için bir ‘sanat hareketi’dir.

Huelsenbeck; “Dada Manifestosu”nda dadanın, zamanlarının uluslar arası ifadesi, sanatsal hareketlerin büyük başkaldırısı, bütün saldırıların, barış kongrelerinin, sebze halindeki ayaklanmaların, meydandaki akşam yemeklerinin vs. sanatsal yansıması olduğunu söyler. “Dadaist olmak insanın kendini harekete geçmeye açık hale getirmesidir.”

“Kahrolsun estetik-etik tavırlar! Kahrolsun ekspresyonizmin kanı çekilmis soyutlaması! Kahrolsun bos kafalı aydınların dünyayı iyilestiren kuramları! Yasasın sözde ve imgede Dada, yasasın dünyada olup biten bütün Dada seyler!”

Tzara da dünyanın sakatlığına ve iyileştirme hastalığına kapılmış sahte edebiyat doktorlarını işaret ediyor, vıcık vıcık nesnellikten ve uyumdan, her şeyi düzen içinde görmek isteyen bilimden nefret ettiğini, sistemlere karşı olduğunu söylüyor ve yıkımın büyük gösterisini hazırladıklarını ilan ediyordu. “…yıkıcı eylem halindeki bütün varlığının yumruklarını havaya kaldırarak protesto: DADA; belleği yok etmek: DADA; peygamberleri yok etmek: DADA; geleceği yok etmek: DADA

Dada’nın, imkansız varlığı içinde ve nihilist bir tavırla yıkıcı bir etkide bulunmasına karşılık sürrealizmin nihilizmi aşma çabasına girerek ‘yapıcı’ ya da ‘inşa edici’ bir fanteziye giriştiği söylenebilir. Öcelikli olarak sürrealistler ve her ne kadar sürrealizmi eleştirirken Dada’ya geri dönülmesi gerektiğini söyleseler de sitüasyonistler dünyayı iyileştirme hastalığına kapılmışlardır. Toplumun ve dünyanın kurtulabileceğine dair besledikleri inanç onları devrim yapmaya kararlı hale getirmiştir. Her ne kadar amaçlarının bu devrimin çıkarsız, tarafsız, hatta bütünüyle umutsuz niteliğini göstermek olduğunu söyleseler ve insanoğlunun adetlerini değiştirme iddiasında olmadıkları iddiasında olsalar da toplumu ve hatta dünyayı kurtarma rüyaları açıktır. İlan ettikleri üzere Sovyetler Birliği’ndeki yönetici sınıfla bağlarını kesmiş olmaları onun komünizmi değil, onun en tehlikeli ve en kalleş düşmanını temsil ettiklerini düşünmelerinden kaynaklanır. Sanatın en soylu görevinin, devrimi hazırlama aşamasına etkin ve bilinçli olarak katılmak olduğunu düşünmekteydiler.

“Ne istiyoruz:

Devrim için- Sanatın bağımsızlığı

Sanatın mutlak özgürleşmesi için- Devrim”

 

Kuramsal yenileme olanaklarının eksikliği ve devrimci gücün gerileyişi konularında sürrealizmi eleştiren ve sürrealist eğilimlerin mistik idealizme savrulduğunu düşünen Sitüasyonistler de ilan ettikleri üzere dünyayı değiştirmek gerektiği görüşündedir. İçinde kendilerini sıkışmış hissettikleri hayatta ve toplumda olanaklı en özgürleştirici değişimi arzulamaktaydılar ve bu değişimin uygun eylemlerle mümkün olduğunu düşünmekteydiler. Asger Jorn ise ‘komünizmin gündelik hayata dönüştürülmüş sanat eseri’ olduğu iddiasındadır.

Dada manifestoları ne kadar nihilist bir tavır ve yıkıcı bir etkiye sahipse Dada sonrası manifestolar yapıcı ve hatta bir ütopyayı temsil eder niteliktedir. Dahası avangardın manifesto formuna sahip çıkması, onun umudun sözcülüğünü üstlendiği anlamına gelmektedir. “Çünkü, insanları ancak hayal dünyasının, duyuların ve duyguların efendisi olan sanatın devrimlere inandırabileceği” düşünülmektedir. Bu anlamda sanat, ‘ütopyanın hem manifestasyonu, hem de özüdür.’

Nihilizmi aşma yönündeki bütün bu çabalar sonuçsuz kaldı. Yıkıma uğratılan etik ve estetik değerler başka kof ve çürük değerlerle değiştirildi. Sanat hayatla birleşti belki ama arzu edilenin tam aksi yönünde. Sanatı yaşama götürmek yerine yaşamı estetize ettik. Sanat; gündelik hayatın estetikleşmesi içinde çözüldü ve her şey estetikleşti. Güzel ve çirkin, doğru ve yanlış, iyi ve kötü arasında ayrım yapabilmek imkansız hale geldi.

Nihilizm; aşılması yönündeki her çabanın ardından başka kılıklarda ve daha ürkütücü bir şekilde varlığını sürdürmeye devam etti. Lyotard’ın “bundan sonra manifesto olamaz” sözü nihilizmi aşma yönündeki bütün çabaların sonuçsuz kalacağının açıkça ilanıdır. Bundan sonra manifesto olamaz çünkü artık insanoğlu bir ütopya kuramaz. Yeni bir yıkım ve inşa sürecine girişecek gücü kendinde bulamayacak, bulsa da nihilizm farklı kılıklarda ve çok daha çirkin bir şekilde istilaya devam edecektir. Modern dünya nihilizmin mutlak zaferidir ve insanoğlunun nihilizme karşı yenilgiyi kabullenip boyun eğişi. İnsan bir ütopya kuramayacağı gibi bir distopya da kuramaz. Çünkü bu biçimsiz çağ distopyanın ta kendisi ve en uç noktasıdır. Bu distopya çağında ne sanatın ne de başka bir şeyin nihilizmin aşılması ve ‘dünyanın kurtarılması’nda bir işlevi olamaz. Bundandır başka gezegenlerin keşfini dört gözle bekliyoruz.

Olması gereken ise arkasından bir inşa çabasının gelmeyeceği yeni ve büyük ve son bir yıkım sürecinin başlamasıdır. Bu yıkıma gücümüz olmadığına göre Sur’a üflenmesini beklemekten başka çaremiz yok. Sur’a üfürecek olana üfleme emrini verecek olanı kendi ellerimizle katlettiğimize göre sanatın işlevi belki de kıyameti çağırmak olmalıdır.